Hangi muhafazakâr sanat?

Etiketler

Hangi muhafazakâr sanat?

Türk toplumunun yaşam kültüründe plastik sanatların hâlihazırda bir yeri yok ama bu mazeret değil. 10 sene önceye kadar pek çok şeyin daha bu toplumda bir yeri yoktu, bugün var. Gayet tabii istersek, bir müzakere noktası bulabilirdik…

Son 10 sene içerisinde Türkiye’nin büyük bir dönüşüm geçirdiği doğru, fakat bu dönüşümü yaşamın tüm alanları için tahayyül etmek yanlış. Bir dönüşümden söz ederken, önce değişimin yönünü saptamamız gerekiyor. Türkiye ekonomik alanda değişti ve gelişti, kültürel alanda değil.

Hükümetin ekonomik alandaki başarısını kültür alanında göremedik. Aksine, bu alanlarda başta akademik olmak üzere bir ilkele dönüş yaşandı… Ülkenin en önemli sanat fakülteleri tasfiye edildi, bazılarının kongre sarayı, bazılarının ise otele dönüşmesi daha uygun görüldü, görülmeye devam ediyor… Neredeyse sanat akademisi kalmayacak derken, kalanların da kadroları değişti, ödenekleri kısıldı ve son 10 yıl içerisinde sanat, adeta bir “ticari faaliyet kolu” olarak tümüyle özel sektörün merhametine terk edildi.

Toplumla en kolay buluşabilen sahne sanatları, sinema, edebiyat gibi alanların üzerinde dahi kara bulutlar dolaşırken, açıkçası plastik sanatlar konusunda hiçbir zaman çok iyimser bir beklenti içerisinde olmadım. Diğer yandan böylesine “kalkınmacı” bir politik izlekte, konunun pek yakında kalkınmanın yegâne sembolü olarak plastik sanatlara gelmesini de içten içe arzuladım.

Şimdi bir yandan öykünüyor insan, plastik sanatlar gibi Cumhuriyet tarihi boyunca dış kapının mandalı olagelmiş bir konunun ülke gündeminde böylesine yoğun tartışılmasına. Diğer yandan uzaklaşıyor, böylesine kritik bir tartışmanın mevcudiyetler değil tezahürler üzerinden ilerlemesinden. Hani sanki yok bir sanatımız, hani sanki yitirdik hafızamızı, hani sanki bugüne kadar üretilmişlerin olmadı bir referans değeri… Sıfırdan mı başlıyoruz(?) peki başlayalım. A’sı, B’si, C’si var o zaman bu işin.

Bir sanat ekolünün doğabilmesi için önce cisminin olması, sonra adının konması gerekiyor. Yani bir sıralaması var. Sanat denen şey, bir kürsüye çıkıp çağırınca öyle gökten zembille inmiyor. Kanun yapılır gibi hiç yapılamıyor. Bizde ise cismi olmayan şeylere isim koymakla uğraşılıyor. Paradoks tamı tamına burada başlıyor.

Hâlbuki Bauhaus’tan Fluxus’a, Dadaizm’den Konstrüktivizm’e ne yazık ki tek bir kronolojide ilerledi ekollerin tarihi. Önce sanatçılar doğdu, o sanatçılar belli yapılara tepkilerini koydu, bu refleksler üretimleri pekiştirdi, bu bağlamda sanatçı kuşakları olgunlaştı, böylelikle her bir ekol önce kendi omurgasını meydana getirdi, akabinde akademi de dâhil tüm bir sanat tarihi tarafından kabul edildiler. Bazıları hiçbir zaman edilmediler…

Bir sanat ekolünün meşruiyetini kazanarak kamu tarafından kabul edilebilir saygınlığa ulaşması ortalama 50 yıla uzanan periyotlar içerisinde gerçekleşiyor. Hayhay, bugün çok daha hızlıyız, ama yarın başlasak 20 seneden önce kültürel tarihten bir randevu almamızın imkânı yok. Yani bir gün bir “muhafazakâr sanatımız” olsa dahi, bugünkü iktidarın onu göremeyeceği açık.

Bir sanat ekolü ne yazık ki siyasi taleplerle de doğmuyor… Önce sormak gerekiyor; var mı içeride öyle bir dinamik? YOK. Pratiğini muhafazakâr sanat olarak tanımlayan kaç sanatçı bu potansiyeli oluşturuyor? BİLMİYORUZ. Muhafazakârlar bu ülkede yıllar yılı sanat ürettiler de, ürettikleri sanat birtakım kurumlarca kabul mü görmedi? HAYIR. Muhafazakâr olmayan sanatçılar bir biçimde alanı istila etti, muhafazakâr sanatçılar yığınlar halinde dışarıda mı bırakıldı? KATİYEN. Türkiye’de üretilen sanat çok anti-muhafazakâr da, sanat izleyicisi olan ciddi bir kesimi tahrik mi ediyor? DEĞİL. Peki, ne oldu?

Bugüne kadar sanata en küçük bir katkıda dahi bulunmayan iktidarımız, on sene sonra bir gün çıkıverip “muhafazakâr sanat” deyiverdi… Peki, sanat ekolleri politikacıların söylemleri üzerinden mi oluşuyor? Birkaç diktatörlükte gerçekleşen kara komik örnekleri saymazsak, dünyanın hangi hukuk devletinde devlet adamları çıkıp sanatın yönünü belirleme gayretine girişiyor? Bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğu, mevcut sanat mirasını desteklemek ve kollamak mıdır, yoksa varolan potansiyelin üzerine bir örtü geçirip, geleceğin sanatını mı tasarlamaktır? Hepsi tartışılır…

Sanat dediğimiz şey, toplumsal sözleşmenin sürekli olarak sorgulanması ve yeniden pazarlığa açılması için var. Devinim sorumluluğu var. Türkiye’deki bütün yapılar devinime uğradı fakat entelektüel alan tıkandı çünkü yeni süreçle bir müzakereye giremedi… Bunu karşılıklı etki tepki olarak okumak gerekiyor. Çünkü kendi entelektüellerinden bir miktar çekindi bu iktidar. Bugüne kadar da normalleşmek için karşılıklı bir çaba gösterilmedi… Hâlbuki buna değer.

Dünyanın en bereketli kültürel havzasında yaşamak gibi bir iddiamız varsa şayet, emin olalım “normalleşmeye” değer. Diğer türlü yazık olur bu coğrafyanın engin birikimine, engin kültürüne, engin hafızasına, engin deneyimine…

Ziyan olur, bereketi kaçar.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 04.05.2012

Sanat 1’dir(?)

Sanat 1’dir(?)

Polemikler üzerinden ilerlemeyi sevmem, köşesine bireysel tarihinin not defteri muamelesi yapan yazarları sırf bu yüzden pek okumam. Kendimden bahsetmeyi hiç mi hiç sevmem. O nedenle hiçbir zaman söze “aslında ben …” diye başlamadım. Yine başlamayacağım. AYIP bir defa. Ve hayat kimseyi söze “aslında ben …” diye başlamak zorunda bırakmasın isterim.

Fakat bireysellikler, grupların vereceği kitlesel tepkilere etki ettiği noktada, en çok da konu bireysel olmaktan çıktığı için artık, kendime dönme zorunluluğu hissederim. Bugüne kadar çok üzücü mail aldım, böylesini almadım;

“Sana bu maili Sanatçı Birliği grubu adına atıyorum.

Bir süre önce Köken sanatçı birliği mail grubuna üye olmak istediğini söyleyen bir mail attı. Üye olma talebin grubun içerisinde bir tartışmanın başlamasına sebep oldu. Grup henüz işin başlangıcında olmakla birlikte başından beri ilkelerini tanımladığı metne ‘Sansüre, mobbinge ve cinsiyetçi, ayrımcı (nefret söylemi içeren, ırkçı, heterosexsist vs.) davranışlara karşı beraber hareket etmek ve taraf olmak’ ifadesini koyuyor. Yakın zamanda kendi blogunda paylaşmış olduğun kimi yazılarında kullandığın ifadelerin bu ilkelerle çeliştiğini, tacizci, tehditkâr ve ayrımcı olduğunu düşünen ve bundan rahatsız olan arkadaşlarımız var. Gruba katılırken bu tartışmalardan ve rahatsızlıklardan haberdar olman gerektiğini düşündük.”

Hangi sanatçı o 1’likten böyle bir mektup aldı bilmiyorum, ama ben aldım. 1’lik ADINA. Bir kızcağız, kalkıyor bir pazar günü bana bunu yazıyor. Yani faşistsin sen diyor, cinsiyetçisin diyor, tehditkârsın diyor, heteroseksistsin diyor, tacizcisin diyor, diyor da diyor… Fakat beni niye böyle kategorize ettiğini izah etmiyor, sonunda da bir şey söylemiyor. Davet mi ediyor, yoksa aba altından sopa mı gösteriyor, o da belli değil. Nihayetinde hakkında bunları konuşuyoruz, “haberdar olman gerektiğini düşündük” diyor… Teşekkür ederim haberdar etmeye değer gördüğünüz için, diyeyim bari.

Yahu ben bu suçlamaların her biri için ayrı dava açsam, hayatımın geri kalanını sizden alacağım tazminatla konfor içerisinde geçiririm herhalde. Fakat yine de bu maili atan kızcağıza hiç gücenmem “işlerimden haberdar değil, yazdıklarımı okumamış, tavrımla ilgili fikri yok, dezenformasyona maruz kalmış belli ki” der geçerim… Fakat ona bu maili attıran GRUP NARSİZMİNİ affedemem.

Eğer ki, benimle yaşadığı kişisel bir husumet üzerinden tüm sanatçı 1’liğini kullanarak, konuyla ilişkisi olmayan insanları “sanatçılara karşı tavır almaya” zorlayan bir irade varsa orada, ben artık tek kişinin hasta aklından değil, tüm birliğin ürettiği ortak akıldan şüphe eder ve endişe duyarım.

Eğer ki, bir sansürle, bir mobbingle, bir faşizmle, bir heteroseksizmle, bir tacizle, bir ayrımcılıkla, bir tehditle mücadele etmek için saf tutuyorsa bu sanatçı 1’liği, önce kendi içinde uyguladığı bu ayrımcılığın, uyguladığı mobbingin, uyguladığı sansürün, uyguladığı tacizin, uyguladığı heteroseksizmin, uyguladığı faşizmin analizini yapsın, kendine bir ayna tutsun bakalım yansımasında ne görecek(?) merak ederim.

Eğer ki, ortada bahsedildiği gibi bir sorun varsa, o 1’liğe özellikle davet edilmek, şahsi savunmamı (büyük zevkle) bizzat yapmak isterim. Cadılara dahi son bir söz hakkı vardı Engizisyon mahkemelerinde. 2012’nin Türkiye sanat ortamına özgü bu yargısız infaz, üstelik bu infazın sanatımla ilgisi olmayan gerekçelere dayandırılması, bende ancak o topluluğun iç demokrasisini sorgulaması gerektiği kanaatini uyandırır.

Eğer ki, kişisel husumetlerden ötürü birileri sırtını “çoğunluk-azınlık” stratejisine dayayarak meslektaşlarını ekarte etmek amacıyla o 1’liği araçsallaştırabiliyorsa, kısa vadede yalnızca şahsım değil, bireysel iradesiyle hareket eden birçok sanat emekçisinin bu yapının dışına itilmekle tehdit ve tecrit edile(bile)ceğini şimdiden müjdelemek isterim. Kurulan bir beraberlik midir, yoksa hukuki soruşturma gerektiren konularda 1’lik adı altında bir YARGI mercii mi oluşturmak amaç, netleşmeli derim.

Eğer ki, öyle bir talepte bulunmadığım halde benim adıma bir talep gitmiş ise gruba, hakkımda uyarılar yazılmadan önce, “bir teklif var, sen bu gruba dahil olmak istiyor musun, istemiyor musun” diye zahmet edilip sorulmasını tercih ederim. Lütfedilip bana sorulsaydı; muhtemelen konu bu boyutta tartışılmayacak, şeffaflıktan yoksun, şahsıma yanıt hakkı dahi tanınmayan, bu antidemokratik ortamı deklare etmek zorunda kalmayacaktım.

Sonuç olarak, bu bedeli Türkiye’de yaptığı işin arkasında hayatıyla duran herkes bir şekilde ödemekte. Etyen Mahçupyan’ın senelerdir görmekte olduğu işkenceden ya da Perihan Mağden’in içinde yaşamaya mahkûm edildiği tehditten farklı değil bu ayrımcılık. AHİM’e verilen bir Dink savunmasında dahi “aslında o da faşistti” denebilen bir ülkede, böylesine “faşist” olmak alın yazısı. Alnımızın akıyla, bir biçimde “hepimiz faşistiz” zati…

Benim tavrım baki, öyle “kanka lobilerinden” falan da zarar görmem ama böylesi beraberliklere büyük ZARAR gelir. Aklın onuru zedelenir, YAZIK. Kâinat üzerinde kalmışsa böyle bir 1’lik, dağılsın, birbirlerimizin gerçekliklerini daha fazla suiistimal etmemek adına, herkes aklının onuruyla başının çaresine baksın derim.

Yok eğer ciddiyetle bir sorun tartışılacak ise orada, aracısı olduğu hoyratlığın dahi ayırdına varamayan sanatın 1’liğine, önümüzdeki hafta; “GRUP NARSİZMİNDEN ÂLÂ FAŞİZM Mİ VAR?” başlığı altında toplanmayı öneririm.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 26.04.2012

Sanatın Askerleri

Etiketler

,

Sanatın Askerleri

Nicedir yazasım var, hakkımda uygulanması talep edilen bir askerî, pardon meslekî disiplin cezası vesile oldu. Çok da yerinde oldu. Kaç zamandır tamı tamına bu psikolojik tıkaçları açmanın derdindeyim. Türkiye sanat ortamının bir türlü üstesinden gelemediği komünal muhafazakârlığı ve bunun yarattığı “post-ortodoks cemaat” hissinin psikopatolojisi üzerine ayrıca yazacağım ve sosyal bilimcilere bu alanda bir saha araştırması yürütmelerini şiddetle tavsiye edeceğim… Enteresan veriler çıkacağına emin olduğum için.

Sanatçı dostlarım bir meslek örgütü kurmuşlar, adına “Sanatçı Birliği” demişler, BİRLİK güzel. Fakat henüz sanatçının kim(?) olduğuna dair bir müzakereye dahi varamadan, anlaşılan o ki tek tornadan çıkmış bir sanatçı tahlili üzerinden birliklerinin sosyolojik çerçevesini belirleyivermişler. Bu anlamda bir birlik; “biraradalık” değil, “tek tip” olarak okunmalı. Doğrusu; 1’LİK.

Sosyal bilimlerde, ideolojik bir tasavvura dayanarak rafine insan tipi yaratma çabasına diyoruz; “ilkesel faşizm”. Bugün daha çok soldan türüyor. O nedenle olacak, beni bu meslek örgütüne kabul edip etmeme noktasında pek kararsız kalmışlar. Geçenlerde birine “ASKER” demiştim hatta, ondan… Ne ironi ama!

Senelerdir bu jakoben zeminin ne derece ciddi tehlikelere gebe olduğunu izah etmeye çabalarken, 2012’nin Türkiye sanat ortamında kurulan bu küçük engizisyon mahkemesi tuzu biberi oldu. Hâlbuki bizim gibi ülkelerde yaşayan sanat camiasının tartışması gereken asıl problem bireysellikleri tanımlama noktasında başlar, aforoz uygulama noktasında değil. Şu güne kadar başlamamış ise şayet, konuşulmaya (buradan) başlanmalıdır o halde.

Faslı entelektüel Abdallah Laroui diyor ki; “Yukarıdan aşağı modernleşmenin sözkonusu olduğu üçüncü dünya ülkelerinde, yani Batı’nın modernleşme hızına yetişme derdi olan, seçkin bir zümrenin dayattığı modernleşme hareketlerine karşı toplumlar, kendilerini DONDURARAK korurlar”. Birtakım entelektüellerimizin iddia ettiği gibi, özünde toplumlar keriz değildir, olamazlar. Onlar yalnızca belli bir zümre tarafından kendilerine dayatılan kültürel hayatın içerisine dâhil olur ya da olmazlar. Bunu tercih etme hakları vardır.

Bugün güncel sanatın Türkiye kültür tarihine karşı vermesi gereken büyük sınav, bu ince sınırda yatıyor. Türkiye’de üretilen sanat ya belli siyasi geleneklerin takipçisi olarak (ama konservatif, ama işlevsiz, ama içe dönük, ama cemaatçi, ama lobici) kendi dar alanında marjinalize olmaya mahkûm kalacak ve böylelikle geleneksel yapının magazinel bir kopyası olmaktan öteye geçemeyecek ya da gerçek anlamda eleştirmeye soyunduğu sistemi dönüştürmek adına zor olan metodu (rhizomatic) seçip, gelecek kuşağa AÇIK bir entelektüel zemin hazırlayacak. Bunun nihai yolu, belki de her sanatçının kendi “pratiği” ile hesaplaşmasından geçecek… Bu açıdan, adımıza yazılan ezberleri güne dair tabular olarak araçsallaştırmaya gerek yok, önümüzde sanıldığı gibi bir prospektüs hiç yok. Bugünün sorunsallarını, günün kırılma noktaları belirleyecek.

Hatırlayalım; bu ülkede Ordu’nun görevi yalnızca Darbe yapmak değildi. Başka ciddi görevleri de vardı elbet. Modernizmin erken dönemlerinden itibaren “sanatı sahiplenmek”, ordunun başlıca misyonlarından birisi olarak resmî sanat tarihinin yönünü belirleyecekti. Gerçekte 18. yüzyıldan itibaren gelişimini Osmanlı toprakları içerisinde yaşayan gayrımüslimlerin girişimlerine borçlu olan tiyatrodan, heykele, fotoğraftan, operaya uzanan tüm modern sanat dalları, bir çırpıda “Türkleşiverecek” bu tarihsel ödevin sorumluluğunu bizzat asker üstlenecekti.

Batılı anlamda Türk resim sanatının ideolojik temelleri, II. Selim döneminde açılan Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn’da verilen resim dersleriyle atılır. 1827’de açılan Askerî Tıbbiye ve 1834’te açılan Mekteb-i Harbiye’ye de (Kara Harp Okulu) resim dersleri konulur. Resmi tarihte “Asker Ressamlar” olarak anılan ilk kuşak sanatçıların tümü bu okullardan yetişmedir. Akabinde Kuleli Askerî İdadisi’nde devam edecek olan sanat dersleri, 19. yüzyılın sonuna dek neredeyse tüm Osmanlı ressamlarının asker kökenli olmasına zemin hazırlayacaktır.

İlk darbe 1882’de kurulan (askerî okullar dışında ilk sanat derslerinin verildiği) Sanayi-i Nefise mektebinde gerçekleşir. Okuldaki yabancı ve gayrımüslim hocaların popülasyonu Osman Hamdi’nin “gizli emellerine” bağlanarak, eğitim kadrosunun büyük bölümü tasfiye edilir ve yerine “asker kökenli sanatçılar” geçirilir. Cumhuriyet’in ilk çeyreği diyebileceğimiz 2. Dünya Savaşı’na dek, sanat alanında muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak, askerî vesayetin mutlak ideallerinden birisi olarak, kültürel yaşamın yönünü belirler. Bu açıdan ordu yalnızca bir “güvenlik” birimi değil, geri kalmış bir toplumun sanatsal aç(L)ığını kapatacak bir öncü olarak görülüyordu. Bugün hâlâ tüm askerî tesislerde kapıdan içeriye girer girmez boğuk bir Beethoven senfonisinin kulaklara kazınması boşa değil, tesadüfî hiç değildir…

Güncel sanatın bugün bu geleneği kırmak gibi bir gücü var. Bu gücü kullanacak ya da kullanmayacak. Çünkü sanat, tüm diğer alanlara göre hâlâ fazla totaliter, en küçük endişede, bu totaliter geleneğe sığınmaya hâlâ meyilli… Bugün sanatın da en az tüm diğer alanlar kadar “özgürleşmesi” gerektiği açık. Yeni anlayış, askerî vesayetin kural koyucu uzantılarından beslenen sanatçıların dikte ettikleri “suç, ceza, ahlak ve disiplin” kurallarından arınamadığı sürece, önümüzde bir tarih daha; kültürel modernizasyonu dikte etmek üzerinden ilerleme vaat edenlerin ters köşeye yattıkları bir kara komedya olarak yazılmaya devam edecek.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 24.04.2012

Düşünce Düşünürden Uzaklaştığında

Etiketler

,

Düşünce Düşünürden Uzaklaştığında

Bugüne kadar sanat hakkında tek kelam etmemiş yazarların dahi adeta birer sanat otoritesine dönüşüp bakkal listelerini anımsatan 20 maddelik “muhafazakâr sanat” manifestoları yayımladığı absürd günlerden geçiyoruz. Bir yanda konunun sessiz muhatapları, diğer yanda ise malum tartışmayla birlikte sanatı da mevcut siyasi iklime nereden eklemleyebileceğinin hesabına düşen(ler).

Konunun ne zaman “sanat”a geleceği beklenilen bir şeydi, şaşırmadık. Gününün büyük bir bölümünü sanatın belli sınıf ve zümrelerin tekeli altında olmasına karşı mücadele ederek geçiren beni dahi şaşırtan şey, böylesine önemli bir zemin üzerine inşa edilen dilin yüzeyselliği oldu. Bir özgürlük alanı olarak –hatta günümüz koşullarında özgürlüğün yegâne kalesi olarak– sanatın bağımsızlığını kontrol altında tutmak isteyecek birileri her devirde olacak, bir yerlerden çıkacak, tartışmaya dalacaktı. Ancak muhtemelen buna soyunanlar, derslerine iyi çalışmış olacaktı. Avrupa ve Amerika’nın en prestijli sanat kurumlarının Ortadoğulu ve Müslüman sanatçıları ağırladığı (üstelik kimsenin buna itirazı olmadığı) bir ortamda ise şaşırtıcı olan, tartışmanın yönünün böylesine gündem dışı bir rotadan çizilmesi.

Altını kalın bir kalemle çizelim; “muhafazakâr sanat” tartışmaları öncelikle sanatın nedenselliğine aykırı bir üslup içerisinde süregidiyor. Adeta bir ahlak öğretisi gibi “iyi sanat” ve “kaka sanatın” toplumsal değerler üzerinden belirleniyor olması, toplumsal terminolojilerin dahi erozyona uğradığı bugünün ortamına uzak. En muhafazakâr kesimlerin bile küreselleşmeye had safhada dahil olduğu bir dünyada, bahsi edilen türde bir “toplum & sanat” tezahürü, en son Sovyet Sosyalist Bloku içerisinde uygulandı ve 90’lı yılların başında resmen dağılarak bambaşka bir misyon edindi. Bugün ne öyle bir toplum ne öyle bir sanat ne de öyle bir beklenti var, karşılıklı.

SANAT, üstüne vazife olmayan “toplumları eğitmek, belli ideolojileri temsil etmek, birtakım değerleri yüceltmek, diktatörlerin varaklı portrelerini üretmek” gibi ikircikli biçimlerde araçsallaştırılmanın bedelini geçtiğimiz yüzyılda ağır biçimde ödedi. En çok da bu nedenle, daha özgürlükçü bir misyon edindi ve tüm bireysellikleri kutsadı. Böylelikle bahsi edilen değerleri de kapsamakta olan çok daha geniş bir çerçeve çizildi. Bu anlamda sanat tarihi hiçbir döneminde, kastedilen “İslami muhafazakârlıkla” bile bu derece barışık olmadı. Ortada “sorun” diye tesbit edilen sorunlar silsilesi hayal gücünden türüyor. Sanata zaten mesafeli olan, katılım sağlamayan ve inatla üretmeyen Türkiyeli muhafazakârları günümüz sanatının ürettiği bilgi konusunda heyecanlandırmak yerine, sanat, muhafazakârlık algısı içerisinde eritilerek akıl dışı bir pragmatizme varılıyor.

Ne büyük ironidir ki, şahsi kültürel referansları sanata dayatmak üzerinden manifestolar dizilen şu günlerde İstanbul’un üç sanat kurumu; ARTER – Mona Hatoum (Filistin), ArtSümer – Basim Magdy (Mısır) ve Pilot – Hamra Abbas (Pakistan) bizlerden çok daha muhafazakâr ortamlarda kültürlenmiş dünyaca ünlü sanatçıların sergilerine evsahipliği yapıyor. İstanbul onları izliyor.

Malum gündemden her ne kadar haberdar olmasa da, Basim Magdy’nin ArtSümer’de gerçekleştirdiği “Düşünce Düşünürden Uzaklaştığında” isimli sergi, Mısırlı bir sanatçının perspektifinden tamı tamına tartışmakta olduğumuz başlıklara yanıt aramakta. 5 mayısa kadar ArtSümer’in Karaköy’deki mekânında izlenebilecek sergide işlerin temelini, belirgin bir tarih araştırması ya da siyasi referanslamanın dışında kalan, ikonik imge ve nesnelere duyulan arzu oluşturuyor. Türkiye’deki gündeme adeta ironik bir yanıt niteliğindeki eserler, simgelerin siyasi çıkarımları ve zaman içinde değişen bağlamlara göre nasıl dönüşüm geçirdikleri ve nasıl tuhaf kültürel kurgu ve karşılaşmalara dönüştükleri üzerine kurulu. Bilim kurgu türüne ait bir dil ve formlardan faydalanan Magdy, imkânsızın akla yakın bir gerçekliğe dönüştüğü dünyalar yaratarak insan doğasının ve arzularının vazgeçilmez unsurlarını gözler önüne seriyor.

Sanatçının 2010 yılında çektiği My Father Looks for an Honest City (Babam Dürüst Bir Kent Arıyor) adlı kısa filmde, filmin kahramanı (babası) elinde bir fener ile rüyalardan oluşan bir enkazın içinde yürürken; aslında bugünü temsil eden karanlık bir gelecek fantezisini canlandırmakta. Film üç ana unsur etrafında gelişiyor: Filmin adının, sanatçının kendi babasına gönderme yapan samimi ve içten niteliği; kötümser ve alaycı Yunanlı filozof Diyojen’e atfedilen, gündüz vakti elinde fenerle dürüst bir insan arama hikâyesinin yeniden yorumlanması ve Kahire’nin dış mahallelerindeki harabeye dönmüş modern apartman bloklarının oluşturduğu kasvetli manzara…

Magdy’nın birkaç yıldır biriktirdiği geniş fotoğraf koleksiyonun bir parçası, Every Subtle Gesture, 2012 (Göze Çarpmayan Her Davranış) başlığıyla sergileniyor. Fotoğraflar ilk bakışta bir tür belgesel ya da belli bir konuda uzmanlaşmış bir arşiv görüntüsü verseler de gerçekte birbiriyle ilgisiz ve tesadüfî enstantaneler olmak dışında ortak özellikleri yok. Her bir enstantaneyi takip eden cümle, fotoğrafı çekilen ânı gerçeküstü bir niteliğe kavuşturuyor veya hayal ürünü bir masalın birer parçası haline getiriyor. Magdy’nin ortaya attığı ipuçları, izleyiciyi bu muğlâklıktan kendine göre bir hikâye oluşturmaya çağırıyor.

Bu işlerin arasında 2012 üretimi Time Hole (Zaman Boşluğu) başlıklı, metalden yapılmış yüksek kemer biçimli obje dikkat çekiyor. Hiçbir yere gitmeyen ve ne girişi ne de çıkışı olan bu enstalasyon ilk bakışta eğlenceli ve neşeli bir izlenim yaratsa da, hangi tarafından geçerseniz geçin sonsuzluğa açılan bir kapıyı temsil ediyor. Bu fiziksel metafor serginin bağlayıcı unsuru olarak, bütün işlerin altında yatan esas temayı gözler önüne seriyor; “Her zaman bir hikâyenin ortasında olduğumuza göre, geçmişi yeniden canlandırmak veya geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak aslında nafile bir çaba değil mi?”

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 13.04.2012

Sanat için mekân (2) Akaretler Vadisi

Etiketler

, ,

Sanat için mekân (2) Akaretler Vadisi

Akaretlerin ne olacağı sorusu, son yirmi yılın kentsel tartışmalarında önemli bir yere sahipti. Dolmabahçe Sarayı’nın uzantısı olarak 1875’te Mimar Sarkis Balyan tarafından inşasına başlanan sıra evlerin yapımı Sultan Abdülaziz tarafından desteklenmişti. Akaretlerin yapım gerekçesine ilişkin farklı tezler bulunmakla beraber, en akla yatkın olanı, saray çalışanlarının kullanımına uygun lojmanlar yaratma fikridir. İlerleyen yıllarda bulunduğu semte de adını verecek olan bu lojmanlar, “Akaret Sıra Evleri” olarak adlandırılan konut tipinin İstanbul’daki en önemli örneği olur. Bugünkü adıyla Şair Nedim ve Süleyman Seba caddelerinin birleştikleri eğimli arazide kurulan Akaret Sıra Evleri, 138 konut birimini kapsar. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü‘ne ait olan kompleks, Cumhuriyet’in ardından çeşitli amaçlarla kullanılmakla birlikte, büyük bölümü genel müdürlük çalışanlarına mesken olarak tahsis edilir ve lojman özelliğini uzun yıllar korur.

Şişli’deki eve geçmeden önce bir dönem Atatürk’ün de ikamet ettiği Akaretler, bizim kuşak kendini bildi bileli sözde restorasyonu devam eden metruk alanların başında geliyordu. Bitişik sisteme sahip olması nedeniyle Cumhuriyet tarihi boyunca bina numaraları dahi değişmeyen bu kadim yapılar, yakın döneme kadar İstanbul’a ait değilmişçesine kentten ve hatta saraydan dahi kopuk algılanmaktaydı.

1980’lerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dalan’ın girişimleri ile Akaretlerin restorasyonu ve 49 yıllığına kiralanması için devletten onay alınır. Bunun üzerine 15 Ekim 1987 tarihinde Net Holding tarafından “yap-işlet-devret” modeli ile 49 yıllığına kiralanır ancak uzun yıllar çivi dahi çakılmaz. Net Holding tarafından kurulan “Akarnet Konaklama Tesisleri Yatırım ve İşletme A.Ş.” 2003 senesinde Garanti Bankası’na devredilir. 2005’te ise Akarnet’in hisseleri Hayat Turizm Ticaret A.Ş. tarafından satın alınır ve ismi “Akaretler Turizm Yatırımları A.Ş.” olarak değiştirilir. 55.000 m2 kapalı ve 5.000 m2 açık olmak üzere toplam 60.000 m2 kullanım alanına sahip olan Akaretler, 2008’in mart ayında neredeyse 20 seneye dağılan çileli restorasyon projesi tamamlanmış olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından büyük bir açılışla kente kazandırılır.

İstanbul’un tüm tarihsel unsurlarına “dekor” olarak bakan ve “stage” muamelesi yapan bir anlayışın son dönemdeki en büyük kazanımıdır bu. Yoksa İstanbullular değildir kazanan, hatta iki adım ötedeki Beşiktaş ahalisine dahi söyleyecek pek bir sözü yoktur bu lokasyonun. Bugün Taksim Projesi’ne hararetle karşı çıkanlar (üstelik bu karşı çıkışı en çok kamusallığa bağlayanlar) neden ağızlarını açıp o gün Akaretler için iki kelam edemediler(?) bilemeyiz. Ancak 2008’den itibaren kent hayatına kazandırılan “Neo Akaretler”, tamı tamına bugün Taksim Meydanı’nda uygulanmak istenen shopping mall kompleksine mikro bir model oluşturmaktan daha fazlası değildi.

Onlarca sene kentten kopuk algılanan Akaretlerin tümüyle bir açık hava shopping mall’a dönüşmesinin en çarpıcı katma değeri ise sanat olur. Özel sektör, sermaye ve devletin bu bildik konsensüsünden fışkırır, bolca sanat. O güne kadar koleksiyoner olarak tanınan sanat yatırımcıları dahi Akaretlerle birlikte yeni bir kulvara geçerek sıra evlerin müstesna noktalarına ardı ardına ticari galeriler açarlar. İstanbullular için hâlihazırda illüzyon etkisi yaratan bu mimari fon önünde bir gece ansızın Amanda Lepore’un memelerini tutarak kaldırımdan karşı karşıya geçmesi bile artık kimseyi şaşırtmaz. Olay anlaşılmıştır. Kültürel bir sirk alanı olarak kurgulanan Neo Akaretler, kentin kredi kartlı tüm marjinal unsurlarını “kaldırmaya ve hatta kalkındırmaya” odaklanmış bir “haz noktası” yanılsamasıdır artık. Böylelikle bir kez daha kent Akaretlere, Akaretler kente uzak düşer. Ne büyük talihsizlik!

Suudi zevki ve Amerikan rüyasının buluştuğu bu yeni “vaha” (ya da İngilizce “oasis” daha doğru tanımlar, çünkü halüsinasyon göndermesi vardır) Tophane ile taban tabana zıt özellikler taşıması nedeniyle özel olarak incelenmeye değer. Akaretler deneyiminin yalnızca sanatçı profili ve sanat pratiği bağlamında değil, galerici profilini de tümüyle dönüştüren bir ikilik yarattığını eklemek gerekir. Bir yanda mahallelinin camını taşlaması pahasına sergi yapmayı göze alan, risk alan genç girişimciler, diğer yanda ise gündelik tabirle parayı basanların tepeden indiği bir düzen hâkim olur İstanbul sanat ortamına. Emeği ile süreci göğüslemeye çalışanlar ve güvenlik görevlilerinin kapısını açtığı porsche’sinden inerken topuğu kaldırım taşına takıldığı için yakınanların “aynı ortamda” anıldığı bir paradoks başlar. Bu açıdan Akaretler bir yana, Tophane bir başka yana düşer. Akaretler kazanmak, Tophane direnmektir “birtakım” sanatçının gözünde. Bazı sanatçılar için yeni bir “fırsatlar çağı” başlamıştır bile… Kimse bunu yadırgamaz.

Tophaneye girerken düğmelerini ilikleyenler, Akaretlere girerken dekoltelerini rahatlıkla açıyorlar bugün. Akaretler bize İstanbul’un hiçbir noktasında sahip olamayacağımız bir özgürlüğü, daracık bir kaldırımın üzerinde para ile satın alma imkânı sunuyor. Akaretler sadece bir sanat mekânı değil, cüsseli güvenlik görevlileriyle, kendi sokaklarına özel kaldırım taşlarıyla, pahalı butikleriyle ve bu görüntüye katma değer sağlayan güncel sanatıyla gerçekten “sıradışı” bir yer. Bir nevi çölün ortasında açan bir gonca gül. İnsanın gidip gidip koklayası geliyor hani, öyle bir fetiş. Öyle bir Suudi sterilliği.

Özellikle gece görüntüsü, eski bir trençkotu andıran kentin sağ üst köşesine dikilmiş bir arma gibi duran bu kompleksin akıbeti hâlâ belli olmasa da, bugünlerde bize sanat öneriyor, sanat önermeye devam ediyor, sanat izlemeye davet ediyor “tüm İstanbulluları” Akaretler. Bu işin başka birçok yüzü olduğuna ikna ediyor adeta, izleyenleri.

Buyurunuz, gidiniz, izleyiniz.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 06.04.2012

Sanat için mekân (1) Boğazkesen Vadisi

Etiketler

,

Sanat için mekân (1) Boğazkesen Vadisi

Sanata bir mekân, bu mekâna bolca sanat, bir kurtarılmış bölgeydi aslında kentin ihtiyacı olan. Bir Chelsea olamasa da, bir Brick Lane fena olmayacaktı. 90’lı yılların sonundan itibaren İstanbul’un yeni bir sanat lokasyonuna duyduğu ihtiyaç katlanmaya başladı. Tüm dinamikleriyle İstiklal Caddesi, daha dingin bir ortam arzulayan kültür-sanat kurumları için daima gereğinden fazla kaotikti. Daha dingin ortamlar ise güncel sanatın felsefi iddiası ile çelişecek derecede steril bulunuyordu. Nişantaşı bir bakıma “modernlere” terk edildi ama güncel sanatın nerede gösterilmesi gerektiğine dair bir mekânsal ikilem, uzun yıllar devam etti. Bir yandan kamu iddiası gütmek fakat diğer yandan üst sınıf koleksiyoneri ağırlayabilecek kadar esnek bir adacıktan daha fazlası değildi bu ihtiyaç, olmadı, olamadı, koca şehirde böyle bir vaha bulunamadı.

İstanbul Modern isimli aileye mahsus koleksiyon müzesinin şatafatlı varlığı (o yıllara kadar buranın uluslararası saygınlığa sahip bir müze olacağı hayal ediliyordu) ve bu kurumu İstiklal Caddesi’ne bağlayan en önemli güzergâhın Boğazkesen isimli (muhafazakârdan hallice) bir cadde olması, bir anda tüm dikkatlerin bu lokasyona yönelmesine neden oldu. İlla ki birileri İstanbul Modern’den yürüyerek İstiklal Caddesi’ne çıkmak isteyecek, hâlihazırda bu ark anlı şanlı Tophane’nin merkezinden geçecekti. O halde dizilebilirdik bu caddenin kaldırımlarına, üstelik hâlâ kiralar ucuzdu.

Dönemi için oldukça öncü sayılabilecek bu sıradışı girişim, yine hayli sıradışı bir eylemle son bulacak ve güncel sanat kurumları tarihlerinde ilk kez kitlesel bir saldırıyla karşı karşıya kalacaktı. Ferhat Kentel’in tanımıyla, ben bu saldırıya bir yanıyla “savunma” diyebilmeyi de, hâlâ tercih edenlerdenim. Boğazkesen Caddesi üzerinde adeta patlamış mısır hızıyla açılan sanat galerileri mahallenin sosyo-ekonomik dengelerini altüst etmekle kalmadı, kısa sürede kendilerine dair bir gelenek yarattı. Tophane sürecine kadar bir seremoni diyemeyeceğimiz sergi açılışları, azımsanamayacak kalabalıkların ağırlandığı büyük sokak toplantılarına dönüştü. Asmalımescit’e özgü bir sosyalleşme kültürü bir biçimde buraya taşınıyor, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz şekilde, sanat sokakta kutlanıyordu.

Bu Akdeniz usulü güncel sanat sosyalleşmeleri, Kadiriler gibi 19. yüzyıldan itibaren bölgeyi mesken tutan (hatta semtin malum yokuşlarına adını veren) köklü bir cemaatin dahi asabını bozmaya yetmişti anlaşılan. Takvimler 21 Eylül 2010’u gösterdiğinde gerçekleşen toplu açılışlar sırasında tarihe “Tophane Saldırıları” olarak geçecek olan korkunç olaylar yaşandı. Bedri Baykam’ın aynı gece duruma el koyup, olayı “ikinci bir Madımak vakası!” olarak tanımlaması, travmanın tuzu biberi oldu. Bu kırılmayla beraber sosyal olarak çözümlenmesi gereken bir mesele(miz) daha siyasi zemine çekiliyordu ve anlaşılan o ki, asıl bundan kurtuluş yoktu.

İlerici-gerici kavgasına dönüşmek için harikulade bir zemin yaratan bu büyük sınavı haliyle geçemedik. Güncel sanat ortamı, (istemeye istemeye) başına gelen en küçük olayda dahi dünyayı ayağa kaldıran yaygaracı bir pozisyona düştü. Olayın birkaç ay öncesinde aynı caddede bir sergi gerçekleştiren ben, o tarihlerde bir residency programı için Londra’daydım. Her sabah düzenli olarak kapımın önüne günlük gazeteler bırakılıyordu. Üçüncü dünyada gerçekleşen böylesine ateşli bir olayı gündeme taşıma konusunda iştahı daima kabarık olan Batı medyası, o hafta boyunca üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirecekti. Türkiye’nin sanat alanındaki azımsanmayacak başarılarını birkaç cümle geçmekten öte ilgi göstermeyen Londra’nın tüm gazeteleri (metro gazetesi dahil) en ince ayrıntısına kadar bu olaydan bahsedecekler ve sonraki haftalarım, İstanbullu olduğumu öğrenir öğrenmez Tophane hakkında sorular yağdıran İngiliz sanat kulislerinde bunun bir gentrification problemi olduğunu ve meselenin sosyo-ekonomik boyutta tartışılması gerektiğini anlatmak için ter dökerek geçecekti…

Hâlbuki dünyanın hiçbir yerinde galeriler ayakta alkışlanmazlar. Sanat galerisi denen kurum, hele ki bir çöküntü bölgesine giriyorsa, mutenalaşmanın simgesi olarak türlü toplumsal refleksle karşılaşmaya açıktır. Manav açmak gibi bir anlam taşımaz, bir apartmanın herhangi bir dairesini sanat galerisine dönüştürmek. Bulunduğu binanın, bulunduğu sokağın ve hatta bulunduğu mahallenin dengelerini değiştirme nosyonu taşır. Bu nedenle ki, bugün Amerika ve Avrupa’nın en gelişmiş metropollerinde dahi bu kurumların nerelerde işletilip nerelerde işletilemeyeceğinin sınırları en az İstanbul kadar keskindir. 2010’da Tophane’de yaşananlar, 80’lerin New York- Harlem’i ya da 90’ların Londra- Dalston’ın da açılacak bir sanat galerisinin potansiyel olarak maruz kalabileceği şiddetten farksızdı. Üstelik Tophaneliler, Batı metropollerinin arka mahallelerindeki topluluklardan kat be kat yardımsever ve paylaşımcıydı ama öyle anlaşılmadı.

Bu bağlamda Boğazkesen Vadisi bize iki temel şey öğretti. Birincisi, biz içeride ne yaparsak yapalım, hangi başarıyı göstermiş olursak olalım, her halükârda bizi toplumsal skandallarımız üzerinden tanımlamaya daha iştahlı bir Batı medyası ile karşı karşıyayız. Son 200 yıldır Avrupa’da değişen pek bir şey yok. İkincisi, biz her ne kadar Türkiye’de güncel sanatı kamusallaştırmak gibi bir iddia peşinde olsak da, kamudan bu yönde bir talep gelmediği sürece mahalle aralarında marjinalleşmeye ve en nihayetinde camımızı değiştirmeye mahkûmuz. Son 200 yıldır buralarda da değişen pek bir şey yok. En çok da bu sert yüzleşmeyi yapabilmemiz açısından önemliydi, önemli kalacak.

Bugün Tophane’ye gelirsek, NON ve Outlet gibi caddenin önemli aktörleri olayların ardından bölgeden uzaklaştılar. Pi Artworks, DEPO ve Rodeo gibi diğer eski aktörler varlıklarını devam ettiriyorlar. Onların civarına yenileri eklenmeye devam ediyor. ArtSümer ve Galeri Mana, Tophane’nin bir uzantısı olarak tramvay yolunun karşısına geçip mahalle özelliği taşımayan liman bölgesine yaklaşmayı yeğlediler. Aynı bölgede BAS bağımsız bir kale gibi duruyor ve SALT Beyoğlu yeni bir çekim merkezi olarak Karaköy uzantısının başlangıç noktasını belirliyor. Bu yeni yapılanmayla aks Karaköy’e doğru kaymış görünüyor. “Tophane Art Walk” adıyla düzenlenen “Açık Pazar” etkinlikleri ise hâlâ gerçekleşmekte…

Haftaya Akaretler Vadisi.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 30.03.2012

Mona Hatoum burada

Etiketler

, , ,

Mona Hatoum burada

Mona Hatoum’un bir önemi var, kendisinden ve işlerinden öte. Ortadoğu sanatının geçirdiği bölgesel ölçekte bir dönüşümün, Arap dünyasında kadın sanatçı olmanın, oryantalizme endeksli bakış açısına kararlı bir karşı çıkışın ismi Mona Hatoum. Deyim yerindeyse, buraların en sarsıcı kadını o.

1948 İsrail-Arap Savaşı sonucunda sürgün yollarına düşen Filistinli bir ailenin kızı olarak 1952 yılında Beyrut’ta dünyaya gelir Mona Hatoum. Tüm diğer Filistinli mülteciler gibi hiçbir zaman Lübnan devletine ait bir kimlik kartına sahip olamaz. Ailesinin başvurusu sonucu doğduğu günden itibaren taşımaya hak kazandığı tek kimlik olan İngiliz pasaportu ile yaşamının geri kalanını geçireceği Batı dünyasına yönelir. 1975 senesinde Londra’da bulunduğu sırada Lübnan’da başlayan iç savaş nedeniyle uzun yıllar sığınmacı statüsünde yaşadığı ülkesine de dönemeyen sanatçı, bir bakıma İngiltere’de ikinci sürgününü geçirir. Genç yaşında koca bir zemin kaymıştır Mona Hatoum’un ayaklarının altından. Bu yersiz yurtsuzlaşma, sonraki yıllarda soracağı büyük soruların yönünü belirleyecektir elbet. Bir röportajında, tel örgüler ve sallanan ampullerden hâlâ korktuğunu söyleyecektir.

Henüz Ortadoğu’dan bir Mona Hatoum’un doğmadığı o günlerde, tüm sıkıntılara rağmen ailesinin şiddetle karşı çıktığı sanat eğitimini tamamlar. Londra Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğu 1980’lı yılların başında ürettiği beden odaklı video ve performans işleriyle kariyeri çoktan başlamıştır. Erken dönem çalışmalarından olan 1981 tarihli Look No Body! beden üzerine yapılan en iddialı işler arasındaki yerini hâlâ korumaktadır. İzleyicilerin mekâna yerleştirilen kameralar aracılığıyla eşzamanlı olarak dâhil olduğu Look No Body!’nin yarattığı rahatsızlık, beden ve zihin arasındaki ayrımın Batılı bir kurgu olduğunu savunan Hatoum için, Avrupalıların kendi bedenlerine ne derece uzak olduklarının kanıtıdır.

1996 senesinde davet edildiği Kudüs’teki bir galerinin zeminine yerel yeşil sabunla şehrin haritasını çizen Hatoum, Arapların yoğun olduğu ve ayrılmalarına izin verilmeyen mahalleleri işaretler. Present Tense adlı bu iş, günün siyasi koşullarıyla ilgili yerel malzemelerin kullandığı mütevazı bir eleştiri olmaktan öte büyük bir tartışma başlatır. Yeşil sabun kalıplarının galeriye hâkim olan görüntüsü, şehirdeki farklı toplumlar için değişik anlamlar ifade etmektedir. Araplar için hayli sempatik bir esans olmakla birlikte, Yahudilere o kadar makul görünmez. Bazı eleştirmenler Hitler’in II. Dünya Savaşı sırasında Yahudileri sabun yapmasına göndermede bulunmakla suçladıkları Hatoum’u şiddetle kınarlar. Sabunun ait olduğu kültüre özgü bir seçim olduğunu ve geleneksel malzemelerden daima etkilendiğini belirten Hatoum, amacının Yahudi Soykırımı’na işaret etmek olmadığını fakat bu yorumun Arap izleyicilere ait yorumlar kadar geçerli olabileceğini savunarak tartışmaya mesafesini koyar.

Filistinli kökenleri nedeniyle çalışmaları uzun yıllar siyasi bir perspektifte okunsa da gerçekte çok daha kişisel bir alandan beslenen Hatoum’un yapıtları, annesiyle olan gündelik sohbetlerinden, dinsel aidiyete, cinsel kimlik oluşumundan, ülkesiyle kurduğu iletişime uzanan geniş bir alana nüfuz eder. Sanatçı 1990’ların başından itibaren izleyiciyi estetik çekiciliğiyle büyüleyen, aynı zamanda tekinsizlik hissi ve tehlike ihtimaliyle karşı karşıya bırakan büyük ölçekli yerleştirmeler üretmeye başlar. Heykellerinde ev içine dair gündelik nesneleri, yabancı, tehditkâr ve bazen de tehlikeli nesnelere dönüştürür. Kendi bedeninin içine yaptığı endoskopik yolculuklardan faydalanan Corps étranger (1994), Deep Throat (1996) gibi yerleştirmelerinde, insan bedeninin kendisini de yabancılaştırır. Homebound (2000) ve Undercurrent (2004) gibi işlerinde kullandığı elektrik akımıyla hem fiziksel hem de psikolojik bir gerilim yaratır. Tehdit hissiyle sürrealist bir mizahı iç içe ören bu işler, izleyiciyi hem duygusal hem de entelektüel düzeyde içine çeker.

Son olarak geçtiğimiz sene Beirut Art Center’da gerçekleşen bir karma sergide tesadüfen bir kez daha tebrik etme olanağı bulduğum Hatoum, Türkiyeli izleyicilerin ancak yurtdışında takip edebileceği isimlerdendi. Aslında daha önce birkaç kez İstanbul’a geldi hatta son olarak 12.İstanbul Bienali’nin sekiz amazon kadın sanatçısı arasındaydı. Fakat bu büyük sergiler içerisindeki tek işlik gösterimler, Hatoum’un Türkiyeli izleyicilerle gerçek anlamda bir iletişime geçmesini hiçbir zaman sağlayamadı. Açıkçası geçtiğimiz haftaya kadar ben de bu iletişimin bir süre daha kurulamayacağı kanaatindeydim, ama öyle olmadı.

Kısacık geçmişine karşın İstanbul’un sanat hayatına yön veren en dinamik kurumlardan birisi olma başarısını kazanan ARTER, tarihî bir sürpriz yaptı ve Mona Hatoum’u “Hâlâ Buradasın” isimli solo sergisiyle 17 mart akşamı İstanbullu sanat izleyicisiyle buluşturdu! Emre Baykal’ın küratörlüğünde gerçekleşen sergi, Hatoum’un farklı dönemlere ait çalışmalarını Türkiye’de ilk kez bütünlüklü olarak izleme imkânı sunuyor. Sanatçının 30’dan fazla işine yer verilen bu devasa sunumda, 1990’ların başından bugüne dek Hatoum’un sanatsal kariyeri mercek altına alınıyor. Adı öyle konmasa da adeta bir retrospektif niteliği taşıyan “Hâlâ Buradasın”, Mona Hatoum’un 1994 tarihli (çok sevdiğim) bir yapıtından ilham alıyor. Sanatçı 2006 yılında Arap harfleriyle ikinci kez ürettiği duvar aynasında, kumlama yöntemiyle aynı ifadeye yer veriyor; “Hâlâ Buradasın”.

Ve Mona Hatoum burada! Hatoum’a ilk kez yaklaşma fırsatı bulanlar için serginin asıl katma değeri ise kapsamlı bir bakış açısı yanında sanatçının İstanbul’a özel olarak ürettiği iki yeni işi. Bu emsalsiz fırsatı kaçırmamak, bana sorarsanız ARTER’in tüm katlarına dağılan serginin her bir bölümü için ayrı bir gün ayarlamak gerekiyor. Hatta günün farklı saatlerinde dönüp dönüp bakmak gerekiyor, şu sıralar girişindeki çelik modüller Beyrut’un o güzel siluetini andıran mekânın derinliklerine… Mona Hatoum burada ve itiraf edeyim uzun süredir hiçbir sergi bana “hâlâ burada” olduğum için böylesine şanslı hissettiremedi. Hatoum’un tarihini İstanbul’un tarihiyle buluşturan zihinlere, bin teşekkür.

Ben bu köşeye başlarken asla sergi haberi yapmayacağım diye küçük bir söz verdim kendime ama öyle sergiler var ki, gecenin bir saatinde insanın uykusunu kaçırıp yazdırıyor işte… Gidin o sergiye, devamını siz getireceksiniz.

“Hâlâ Buradasın” 27 mayıs tarihine kadar BURADA.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 23.03.2012

Kamu Meydanı

Etiketler

, , , , ,

Kamu Meydanı

Hâlihazırda bir meydan katatonisi olarak önümüzde Taksim. Peki, şimdi ne yapma(ma)k gerekiyor? Geçen hafta kaldığımız yerden devam edersek, vakti zamanında herkesten doğru bildiklerini iddia edenlerin kimselere sorup danışmadan dayattıkları meydan ütopyası, kente karşı işlenmiş en büyük suç olarak artık hiçbirimize iyi gelmiyor. Bunda mutabıkız. Bundan sonrası ise yaratıcı zihinlerin gerçek anlamda devreye girmesi ve çoğulcu bir siyasi kültürün Meydan’a yansıma olasılığında yatıyor.

Hükümetin tek başına karar almak konusunda beis görmediği Taksim Meydanı’nın adeta dikte edilen yeni siluetinde, projenin en kabul edilemez unsuru olarak dalış tünelleri bence ilk sıradaki tartışmasız yerini koruyor. Bu gibi geçitlerin bir kentin kalbini nasıl lanetlediğini görmek için uzaklara gitmeye gerek yok. Aksaray Meydanı önümüzde, varsa oradan geçebilen bir vatan evladı, buyursun. Bu tünellerin Sıraselviler ve Gümüşsuyu gibi şehrin en karakterli caddelerini ne hale getirebileceği ihtimalini hızla geçiyorum. Henüz açıldığı ay birkaç kişinin o dalış tünellerine düşeceği konusunda bahse girerim ve eminim ben kazanırım. Bu tip doğal tuzaklar tasarlarken, aynı Meydan’da gecenin belli bir saatinden sonra binlerce insanın yüksek promil alkolle hareket etmeye çalıştığı gerçeğini görmezden gelemeyiz..

Taksim’in “meydan” özelliğini yitirip gitgide bir kavşak noktasına dönüşmesi en büyük sıkıntımız iken, bu tip derinliklerin umumi wc işlevi görmekten öte güvenlik açısından da sayısız problem doğuracağı açık. Üstelik daima uluslararası ve ulusal terörün hedefinde olan bir kentte, dilerseniz Meydan’ı bir kamyonet dolusu tnt ile aşağıdan da patlatıverin demek oluyor mu bu biraz? Mimari hassasiyetleri geçiyorum, güvenlik birimleri böylesine tekinsiz bir “alt katı” nasıl kabul edebiliyor? Henüz bilmiyoruz ancak onlarca tünelle delik deşik edilmiş bir Taksim’in kamu güvenliği açısından doğurabileceği riskleri tezahür etmek oturduğun yerden dahi çok zor değil.

Şahsen Beyrut ve Varşova modellerini yakından inceleme fırsatı bulmuş birisi olarak, yerinden edilmiş bir mimari kompleksin farklı bir dönemde yeniden üretilmesi fikri bana yabancı değil, yadırgamıyorum. Üstelik Topçu Kışlası hem Meydan’ın amorf görünümüne bir hacim kazandırması hem de mimari referansları nedeniyle rahatsız edici görünmüyor. Toparlayıcı olabilir fakat 2012’nin Türkiye’sinde bu koca arazi için daha yaratıcı öneriler getirebilecek bir mimarınız yok muydu(?) sorusuna, yanıt vermesi gereken ben değilim.

Ayrıca burada bir detayın altını iyi çizmek gerekiyor, Varşova ve Beyrut gibi kentlerin hafızalarında savaş var. “Düşman” bombardımanıyla yerle bir edilmiş mimari eserlerin sonraki yıllarda aynen yerine koyulmasını talep eden bir kamuoyu var. Bizde ise düşmanlık olgusu içeriden filizleniyor. Bizzat kendi ellerimizle daha “modern” olmak adına yok ettiğimiz tarihlerin replikalarında arıyoruz gibi umudu. Fakat bunu yaparken hiç farkında olmadan gelecek kuşaklara yeni “düşmanlıklar” miras bırakmamak lazım, aynı hataya düşmemek lazım. 100 sene sonra birilerinin gelip “aslında burada dönemi açısından çok modern bir park vardı” diyerek, kışla replikasını yıkıp yerine park replikasını dikmeyeceğinin garantisi yok. Bunun sonu yok.

Topçu Kışlası’nın yeni bir “kültür-sanat merkezi” olarak sunulması ise replikanın kendisinden öte tüylerimi diken diken ediyor. Meydan’da hâlihazırda Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’ne bağlı üç sanat mekânı mevcut. Evlendirme Dairesi yanındaki Taksim Sanat Galerisi, metro girişinde sözde bir off space ve son olarak Taksim Maksemi’nin “Cumhuriyet Sanat Galerisi” adıyla yeni bir sergi mekânına dönüştürülmesi, Meydan’da sanat olgusunun ne düzeyde işletildiğinin kanıtı.

Henüz “white cube” konusundaki tartışmalar dahi bir çözüme ulaşamamış iken cart turuncu duvarlarıyla açılış sergisini yapan Cumhuriyet Sanat Galerisi, neden bu işin devletin memurlarına bırakılmaması gerektiğinin en büyük kanıtı olarak tarihe geçmedi mi sanıyorsunuz? Ortaçağ Türk sanatının olabilecek en kötü kopyalarını forekse sıvayıp sergilendiğiniz bu mekânlar, onca paraya rağmen işbilmezliğiniz sayesinde Meydan’ı çevreleyen ucube dehlizlerine dönüşmedi mi? AKM’ye hiç girmiyorum. “Kültür sanat kurumu” adı altında revize edilmeyi bekleyen bunca mekân tüm işlevsizliğiyle Meydan’ı çevrelerken, lale ve minyatür figürleriyle bezenmiş yeni rüküşlüklerin bu şehre faydası nedir? Bugüne kadar o mekânlarda sergilediklerinizin, bu ülkenin plastik sanatlar alanında yakaladığı prestijle ne ilgisi var? Sanat kurumu dediğiniz Taksim Maksemi su deposunun dış duvarına çakma şelale yapıp üzerine disko ışığı yansıtan siz değil misiniz? Adeta sanatla dalga geçer gibi araçsallaştırdığınız bu kurumlar, en fazla çevrenizdeki birkaç beyni sulanmış soyut ressamın işini görmek dışında hangi güncel önermeye kapılarını açtı? Kısaca, şu âna kadar elinize yüzünüze bulaştırdığınız sanat kurumları gibi bir sanat kurumu daha yapacaksanız size bir sanatçı olarak rica ederim, yapmayın!

Orayı shopping mall yapın çok daha sahici, hatta bir Vivienne Westwood, bir Marc Jacobs, getirebiliyorsanız bir Jill Sander butiği dikin oraya en azından üstümüze başımıza bir şeyler bakarız, belki bir işe yarar. Dubai ise Dubai, hani dert değil onu da yaşarız diyeceğim ama onu bile beceremiyorsunuz. Yok, sanatı gerçekten önemsiyorsanız, hakikaten o replikanın içinde kültür-sanat faaliyeti gerçekleştirmek gibi bir niyetiniz varsa şayet, o halde öncelikle elinizdeki galeri enkazlarınızı bir renöve edin derim. Hiç yakışmıyor bu şehre, ayıp.

Taksim Meydanı gibi tüm ülkeyi ilgilendiren bir konuda bu derece kapalı ve inatçı davranılması süreci izleyenler açısından yalnızca kuşku verici. Eğer gelecekte zamanın rant ideologları gibi anılmak istemiyorsanız ve müzakereye dayalı bir gelecek kurgusu bu topraklarda hâlâ bir anlam ifade ediyorsa, bugün önünüzde bir fırsat daha var; muhataplarla iletişmek.

Üstelik onlar buna hazır.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 16.03.2012

Erk Meydanı

Etiketler

, , , ,

Erk Meydanı

İstanbul’un Avrupalılığı zorla elinden alınmış bir kent olduğunun yegâne kanıtı mıdır; meydansızlığı? Bence öyle. Çok değil yarım asır evvelki fotoğrafların belgelediğine göre kent Beyazıt, Aksaray, Taksim gibi nice fonksiyonel meydana sahiptir aslında. Ankara politikalarının ideolojik inkâra dayalı tahribatları, modern şehir terzisi Henri Prost’un tüm kenti yüzüne gözüne bulaştıran kesim biçim hataları ve son olarak Bedrettin Dalan’ın mavi gözlerine kurban ettiğimiz müdahaleleriyle tarihî şehir (öz İstanbul) bugünkü görünümünü kazanır. Otoyollara mesken, yarısı harabe, yarısı işlevsel, toplamda felç bir master planı müsveddesidir bize kalan. Biz o şehri dünyanın arzuladığı megalopolis sanarak yaşar gideriz.

Beyazıt ve Aksaray Meydanlarından, kent kültürü bağlamında bahsetmek artık çok güç, Taksim Meydanı ise dünyanın en büyük açık hava otobüs durağı olarak varlığını koruyor. İki insan boyu yüksekliğindeki parkı, üçüncü dünyaya özgü bir misafirperverliğin kanıtı olarak meydan oteli ve benzerlerine ancak Avrupa’nın periferilerinde rastlayabileceğimiz türden paslı operası bu meydanı çevreleyen ana unsurlar.

AKM konusunda bazı çevrelerin çok hassas olduğu malumum. Paris Opera Meydanı’na referans veren bu yapının şehir modernleşmesinin en karakteristik imgesi olduğunu düşünen (hâlâ) ciddi bir kesim var. Şimdi oturup aynı yapının malum ideolojinin hangi uzantısı olduğunu açmaya gerek görmüyorum ancak bu kesime şiddetle, en azından dönüp bir Paris Opera Meydanı’na alıcı gözle bakmalarını öneririm. Belki o zaman “karakteristik” yerine “dramatik” tanımını kullanmayı daha uygun bulurlar. Mevcut haliyle değil bir opera binası, terkedilmiş bir iplik fabrikasıyla, halk kütüphanesi arasındaki bu işlevsiz kütle, uzun süredir yalnızca asap bozmaya yarıyor.

The Marmara’nın vakti zamanında Meydan’ı izleyerek koşu bandında ter atan göbekli kitlesi artık yerinde değil. Bu görüntünün ne derece vahim olduğu sanırım kendilerine fısıldandı, içeride koşuyorlar bir süredir. Onun yerine binanın tepesine devasa bir monitör yerleştirildi, çamaşır deterjanı reklamı veriyorlar oradan, artık onu izliyoruz. Batı modernleşmesinin kült imgesi operanın hemen çaprazında, Ortadoğu misafirperverliğinin kült imgesi olarak otel gökdeleni Meydan’daki saltanatını sürmeye devam ediyor.

Deyim yerindeyse Meydan’ın bir tarafı Paris’e, bir tarafı Kahire’ye bakıyor. Öyle Şam Şeytanı bir modernleşme yani. Fakat bu iki şehrin de ancak periferilerinde görülecek türden yapılar, ne yazık ki bir El-Tahrir ya da Opera Meydanı değil kastettiğim. Bu iki muhteşem eser arasına nerede olduğumuzu kavrayabilelim diye olacak, devasa bir Türk Bayrağı dalgalanıyor. Bayrak o kadar büyük ki, rüzgâra dayanamayıp sık sık kendisini parçalayarak imha ediyor.

Lütfi Kırdar’ın başının tacı “New Look” terzisi Henri Prostu’un tanımıyla neo-klasik bir girişe sahip olan Gezi Parkı ise İstanbul’da Meydan olgusunun zirve noktası. Hakikaten bir Yunan tapınağına çıkar gibi onlarca basamağı tırmandıktan sonra sizi elinde otomatik silahlı askerler, birkaç panzer ve polis araçları karşılıyor. Herhangi bir yabancı o merdivenleri çıkıp mevcut manzarayı görse muhtemelen burada birkaç dakika önce yüzyılın en kanlı terör eylemlerinden birisi gerçekleşmiş sanabilir, öyle bir gerilim, öyle bir koruma! Fonda çınar ağaçları.

Şerefine Topçu Kışlası ve Surp Agop Ermeni Mezarlığı gibi ikonik kompleksler feda edilen bu park gerçekte Harbiye şeridi üzerinden Nişantaşı’na bağlanan ve oradan Maçka’yı içine alarak Dolmabahçe’ye uzanan çok geniş bir yeşil alanın başlangıç noktası olarak tasarlanıyor. O hali çok şık. Belli ki vakti zamanında bir Hyde Park yaratılmak istenmiş ve bu uğurda tarih falan dinlenmemiş. Ancak zamanla araya Askerî Müze, İstanbul Radyosu, Hilton, Divan Otel ve Ceylan Otel gibi sayısız yapı girince park kompleksi hedeflenen işlevini tamamen yitiriyor. Nam-ı diğer Gezi Parkı, Meydan’ın ortasında küçük bir çınar adacıyı olarak sürdürüyor varlığını. Taksim’e kimse park gezisi yapmaya gelmediği için, haliyle pek metruk. Uzunca süre şehrin en meşhur cruising mekânı olarak kullanıldı hatta tüm uluslararası gay guide’lara ilk sıradan girdi. Ancak zaman içinde bu durum kriminal amcalar tarafından farkedilince ciddi bir suç mahalline dönüştü. Gecede üç beş seks vakasına karşın 10-15 gasp ya da bıçaklama vakası gerçekleşen bir nevi açık hava can pazarı, say ki Maryland Ormanı.

Şimdi böyle bir ortamda akıl, fikir ve görgü sahibi kimsenin kalkıp Taksim Meydanı’nı dünyanın en korunası meydanı ilan etmek gibi bir iddiası olduğunu sanmıyorum. Hâlihazırda bu meydan, ideolojiler üzerinden kent ruhuna sahip olunamayacağının yeryüzündeki en çarpıcı kanıtı olarak önümüzde… Sırf bu kanıt değerinden dolayı dahi, mevcut fotoğraflarını bir köşede korumak gerektiği kesin. Bakıp bakıp ağlanası.

Fakat bu talihsizlikler silsilesi, her yeni iktidarın aklına estiği gibi Meydan’ın tarihine yeni talihsizlikler ekleyebileceği anlamına gelmiyor. Burayı bir ERK Meydanı olmaktan çıkartıp, acilen bir KAMU Meydanına dönüştürmek gerekiyor. Yoksa hepimiz Engin Ardıç kadar farkındayız, mevcut durumun vahametinin. Bir diğer farkındalığımız ise bu işlerde salt siyasi ya da ekonomik amaçlara hizmet etmenin uzun vade de başımıza açabileceği diğer anlamlı dertler. Çünkü son 90 yıldır bu bitmek bilmez dönüşümlerin bedelini İstanbul(lu) ödüyor.

İşte tam olarak bu nedenle, telafisi mümkün olmayacak potansiyel hataları önlemek adına var Taksim Platformu! Ben de orada varım. Bu platform, Taksim’e yapılan haksızlıkları sizin kadar iyi biliyor ve de öncelikle bu minvalde bir işbirliği öneriyor.

Daha ne önersin? Körün ihtiyacı olan bir göz iken, 1.000 göz olup aynı Meydan’a beraberce bakmak istiyor.

***

PS: Önümüzdeki hafta “Geleceğin Meydanı”na kendi gözümden bakacağım ve bu kez nasıl bir Taksim Meydanı hayal etmediğimin çerçevesini çizeceğim. Geçmişten vahim bir gelecek kurgusuna ikna olmayanlara, bu esnada “http://www.taksimplatformu.org” adresini bir güzel incelemelerini öneririm.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 09.03.2012

Sansür’e Özgürlük!

Etiketler

, ,

Sansür’e Özgürlük!

1980 darbesinin neredeyse tüm kültür-sanat dinamiklerini kesintiye uğratan baskı ortamını hazırlamadaki rolü malum. Ayrı bir muhteşemlikler tarihidir, ama o günlerden başlayarak rejimlerin kalıtsal hassasiyetleri bağlamında kültür pratikleri üzerinde oluşturdukları kontrol mekanizmalarına dair “uzun listeyi” buraya copy-paste etmeye gerek görmüyorum. O utanç listesini bir köşede tekrarlamaktansa devasa projeksiyonlardan TRT, AKM ve İstanbul Radyosu gibi binaların geniş cepheleri başta olmak üzere, şehrin malum duvarlarına yansıtmak şu an için daha hayırlı. Bu kâbusla yüzleşmesi gereken yalnızca sanatçılar mı(?) olmalı, ondan hiç emin değilim artık. Post-modern darbeden, e-muhtıraya uzanan artçıları yeniden tartıştığımız şu günlerde siyasi vesayetin kültürel yaşam üzerindeki etki(nlik)lerini kamuoyu nezdinde etraflıca deşifre etmek bir kere daha önemli.

80 travmasının yaratıcılığımızın derinliklerine attığı jilet izleri bir yana, bugünün büyük başlığı; SANSÜR’e dayalı potansiyel refleks(ler)in yarına gebe bıraktığı yumuşak karın olmalı. Üstelik artık yalnızca askerî otorite üzerinden değil, yeni muhafazakârlaşmanın doğurduğu türlü tuhaf sorunlar nedeniyle kültürel yaşamın çeperi özel bir itinayla daraltılmakta. İdeolojik baskılar ve ahlaki denetimlerin adeta sidik yarıştırdığı yeni bir kontrol ortamına geçiş yapıyoruz. Bugünün gerçekliği ve gerektirdiklerinden tümüyle soyut bir ortam.

Küratörlerin sergi koyup kaldırmayı bir zaman önce bıraktığı, sanatçıların galerilerin kapalı duvarlarına sıkışmaktan fena halde bunaldığı, sanat yazarlarının sergi habercisi misyonundan kurtulmaya çabaladığı, hatta koleksiyonerlerin dahi risk alır olduğu bir teorik düzlemde, sansürün hâlâ en geleneksel metotlarla uygulanıyor ve tartışılıyor olması bu konudaki hafızanın ne kadar taze olduğunun göstergesi. Üzerinden tank gibi darbeler geçmiş bir ülkenin sanatçılarının, sansür konusundaki kronik hassasiyetleri doğal. Bir diğer doğal olan ise tüm diğer sanat bazlı pratikler arasında plastik sanatların hâlâ en geniş özgürlük alanına sahip mecra olması. İşte bu iki doğal denge arasında cereyan ediyor gerilim. Birinin doğası, bir diğerinin doğasını hiç mi hiç kaldırmıyor.

Geçtiğimiz ay İstanbul Modern tarafından sanatçı Bubi Hayon’un sipariş üzerine ürettiği Oturak adlı eserin Gala Modern gecesine kabul edilmemesi ve bu olayı protesto etmek için bir grup sanatçının olaya mevcut sergiden (Hayal ve Hakikat) işlerini çekerek tepki göstermelerine uzanan süreç, sansür konusundaki kafa karışıklığının son çarpıcı kırılması oldu. Çeşitli sanat örgütleri ve sanatçılardan ardı ardına gelen açıklamalarda, olaya dair birbirine tezat yaklaşımlar savunuldu. Böylelikle henüz sansür olup olmadığı konusunda dahi müzakereye varılamamış bir vaka üzerinden, sansürün sınırlarını tanımlamanın ne kadar elzem olduğu gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıktı.

Bubi Hayon örneğinde olduğu gibi bugün bir sanatçının üretimine dair maruz kaldığı her tür vukuatı ve hatta hiçbir zaman kamuya açılmayacak olan sipariş bir yapıtın “beğenilmeme” olasılığını dahi sansür prosedürüne uydurarak ve de bu bağlamda en çok sansürü araçsallaştırarak buradan bir arayışa girmesi potansiyel seçeneklerden birisi olarak cepte. Bu açıdan “çantada keklik” sansür. O nedenle, 2012’nin Türkiye’sinde öncelikle sansür kavramına bir açıklık getirmemiz gerektiği şart. Yoksa bu muğlâklık sayesinde, seneler boyunca daha manipüle edilebilir bir olgu olarak sansüre karşı gereken birlikteliğin yakalanması zor görülüyor.

Diğer yandan en kabasından sansür vakalarının ardı ardına gündemin üçüncü sayfalarında akmaya devam ettiği bir ortamda sanatçı, sanat izleyicisi, müzeci, küratör ve sermaye bağlamında bu konuda bir iletişim eksikliği olduğu yıllardır dile getirilen bir şey. Artık sadece yasalarla değil, yasaklama, hedef gösterme, gayrımeşrulaştırma, dışlama ve itibarsızlaştırma gibi farklı aktörlere başvurularak uygulanan çeşitli sansür yöntemlerinin hepsini kapsayan geniş bir tanıma gerek var.

İşte bu denklemin ürettiği krizin en kayda değer sonucu, İstanbul’un bu olaydan yeni bir sanatçı girişimi kazanması oldu. Sansüre ve ifade özgürlüğüne karşı mücadelede örgütlü olma ihtiyacını bir kez daha hisseden ve bu doğrultuda somut girişimlerde bulunulmayı hedefleyen sanatçılar “Sansür Grubu” adı altında yeni bir oluşumun temellerini attılar.

Gündemi kuşatan konulara çoğu kez mesafeli (hatta ürkek) tavır alan plastik sanatlar dünyası adına, istemeden vesile olanlara teşekkür edilmesi gereken bulunmaz bir fırsat doğdu. Eylül ayında kurulan ve görsel sanatlar, müzik, sinema dallarındaki sansür olaylarını web üzerinden arşivleyerek bu konuda bellek yaratmayı amaçlayan Siyah Bant adlı platformdan da oluşuma tam destek geldi. Böylelikle, aslında sansür kavramının sınırlarından başlayarak, öğrenilmiş bir refleks olarak sansüre verilen tepkilerin mahiyeti ve sanatçıların bizzat kendilerine uyguladıkları otosansüre uzanan geniş bir çerçevede masa başına oturuldu.

Sansüre karşı mücadelede güncel stratejiler geliştirmeye böylesine ihtiyaç duyulan bir ortamda, sanatçıyla onu kuşatan sistem arasındaki sürtüşmeden doğan bu kıvılcım şu sıralar en büyük motivasyonum. Sansürü otosansürsüz bir ortamda tartışmayı hedefleyen bu zihinsel örgütlenmeden çıkacak sonuçların yakın takipçisi olacağım.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 02.03.2012