Etiketler

, ,

Aslında bir konu var. 

Ne yalan söyleyeyim, Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde gerçekleşen “Müze İçinde Bir Müze” başlıklı projeyi başından itibaren çok ikircikli buldum. Sanatı, sanat yaparak eleştirmeye çalışan sanatçıların “davayı baştan kaybetmiş” hâllerini anımsattı bana bu proje. Bir çiğlik, bir eksiklik, bir yüzeysellik vardı, toplamında…

Sanıyorum DADA’dan sonra bir de 90’lı yıllarda zirve yaşadı “sanatı sanat yoluyla” eleştirme, modası. Fakat bu gibi çalışmalar, son dönemde hiçbir zaman hedeflediği (ya da hedefleniyor göründüğü) amaca hizmet etmedi. En nihayetinde paketlenerek orta halli bir koleksiyonerin deposuna kaldırılıp sustu, o çığırtkan işler… Performatif olmadığı sürece, bu gibi işlere pek bir alaka da göstermedim. Bana göre eleştiri mekanizmalarını sulandırıyordu ve zaten yeterince ıslak bir ortamda gereğinden fazla nem üretiyordu. Nokta.

Sansasyon amacı taşıdığı başından belli olan bu projenin, Elif Öner üzerinden yaşadığı sıkıntılara da o nedenle pek şaşırmadım. Belli ki küratör bir biçimde sanatçıları ateşe atma konusunda elini rahat alıştırmıştı.

Peki, ne yapmıştı Elif Öner?

Sergideki genç sanatçılardan Elif Öner, Elgiz müzesinin senelerdir kullanmakta olduğu org uzantılı resmî internet sayfasına ithafen; http://www.elgizmuseum.com uzantılı bir domain satın almış ve linke tıklayınca göreceğiniz gibi, bu adresin ana sayfasını penis büyütücü ilaç reklamı yapan bir tasarımla kaplamıştı.

“Hysteria” isimli bu çalışmanın “Müze İçinde Bir Müze” konseptiyle ilişkisini kurmak hem çok kolay hem çok güç. Fakat konu o değil, açık olan şu ki, siz dünyanın hangi müzesinin (ya da geçiyorum müzeyi, velev ki tavuk çiftliği) tescilli web adını başka bir domain üzerinden satın alıp, ana sayfasına penis büyütücü reklamı koyarsanız koyun, bu işin sonu mahkemede biter.

Yani sonrasında oturup ağlamaklı olacak bir hâl yok. Adamın dükkânını kalkıp “sex shop” olarak yeniden kurguluyorsak, bunun sorumluluğunu (da) almak gibi çok ciddi bir mesai doğuyor. Sonra sen altına hangi metni döşersen döşe, o linke tıklayan her izleyicinin, bu işten anlayacağı tek bir İŞ var.

Elif saldırmıştı, belli ki çevresindekiler de bu derece açık bir saldırının sonuçları hakkında kendisine gereken önerilerde bulunmamış, sonrasında ise malum hukuki süreç başlamıştı… Üzüldüm mü? Samimiyetle söyleyeyim üzüldüm, çünkü orada sanatçıdan doğru bir iyi niyet seziyorum. Belli ki resmiyetin bu türlüsü ile yüz yüze kalabileceğini kendisi bile hesaba katmamıştı. Hâlbuki yeri geliyor ben de saldırıyorum, neyse bedeli ödüyorum, ödüyoruz, mesela bu gazetede altındaki arabayı satıp tazminatını ödeyen onlarca yazar var…

Yadırgamıyorum fakat bana kalırsa, sanatçı pozisyonunla bir müzeye verebileceğin en büyük ders oradan işlerini çekmek ya da henüz en başında o sergide hiç yer almamaktır. Bunu da “nedenleriyle” beyan etmektir. Fakat konumuz bir müze eleştirisi vermek ise, o yolun, web adresini satın alıp ana sayfasına penis reklamı yapıştırma derecesinde alaturka bir dilden geçtiğine inanmıyorum. Birbirine kızan her lise çocuğu evinde oturduğu yerden böyle şeyler yapıyor, Redhack’in, Ay Yıldız Team ile savaştığı bir ülkedeyiz.

Diğer yandan Bubi Hayon’un lazımlığından dahi sanat 1’likleri, bölükleri, kışlaları, kampları falan çıkabilen bir ülkede, senin harikulade sert, fazlasıyla samimi, son derece gerçek işin için çok AZ yazıldığını düşünüyorum.

Birinci şanssızlığın hedefi yanlış belirlemen olabilir. Mesela bunu Elgiz gibi ayda 13 kişinin ziyaret ettiği bir “müzecik” yerine, kalkıp İstanbul Moder(e)n gibi iskelesinde her daim kuğular ötüşen bir mekânda gerçekleştirseydin, eminim şimdiden uluslararası basının gündemine girmiştin.

İkinci şanssızlığın, içerisinde bulunduğun sergi konsepti olabilir. Hakikaten sen bu işi “Müze İçinde Bir Müze” gibi, üzerimde “Genelev İçinde Bir Bakire” etkisi yaratan ters köşeye yatmış bir konsept yerine, evinde oturduğun yerden yapsaydın, ki zaten yaptığın çalışma için bir sergiye gerek yok, sanıyorum farklı çağrışımları olabilirdi.

Bu bağlamda bence üçüncü şanssızlığın “herkesin yapabileceği” bir işin altına kendi imzanı atmandan kaynaklanıyor. Ortada sanatsal referansa ihtiyaç duyan bir müdahale yok iken, yaptığın işe sanat etiketi yapıştırman ve süreci kendi isminle götürmen belki de bir talihsizlik.

Sanatçısın diye yaptığın her şey sanat olacak gibi bir kaide yok. Bak ben köşe yazıyorum mesela… Eminim o linki sosyal medyada başka bir metot üzerinden paylaşsaydın ve kimse seni bulamasaydı, kafalar karışsaydı hani, belki bir derece…

Bunlar olasılıklar, akıl veren bol olur… Fakat yine de (izlediğim kadarıyla) yalnız bırakıldığına inanıyorum ve bu hoşuma gitmiyor.

Konunun diğer muhatabı olan Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’ne gelince, kendilerine buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum; “karşınızda belli ki çıkar beklentisi içerisinde olmayan, son derece dürüst, yaptığı işin arkasında hakkaniyetle durmaya çalışan bir genç kadın sanatçı var. Üstelik sanatçıları mahkeme salonlarında ihbar etmek yerine, onunla uzlaşmak konusunda biliyoruz ki imkânlarınız var. Eğer ki bu sanatçı üzerinde güç denemeleri yapmak gibi bir acizliğin içerisine bulursanız kendinizi, emin olun Elif’in işinden çok daha sert manipülasyonlar var!”

Bu da bir tehdittir, o halde.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 08.06.2012

Reklamlar