Etiketler

Karolin’in suçu ve suçunun aleti

Her köşe yazarına ortalama iki buçuk Karolin Fişekçi yazısı düştüğü günlerde, bu konuda yazması beklenen ilk iki buçuk yazardan birisiydim herhalde. Birçoklarının ismini 9 Aralık 2011’de Sabah gazetesinin attığı bir manşet aracılığıyla duyduğu Karolin Fişekçi, hem dostum hem meslektaşım olduğu için, ama YAZMADIM. Yazsam ne diyecektim?

Onun yerine bazen aynı gecede üç kez, uzun telefon görüşmeleri yapmak daha kıymetliydi o günlerde… İstemsizce “aman!” derken her seferinde, benim onu telkin etmem gereken yerde, çoğu kere Karolin’in beni telkin ettiği o uzun telefon konuşmaları, gerekliydi.

Birkaç hafta içerisinde (2012’nin Türkiye’sinde) bir kadının kendisinden “kendi sesi” ile bahsetmesinin ne derece imkânsız olduğunun son imzası oldu Karolin Fişekçi. Anladık ki, eğer savrulacaksa da bir kadın, bir erkeğin korumasında savrulacak, yıkılacaksa da, yıpranacaksa da, kaybedecekse de veyahut verecekse de mesajını, bunu görünmeden yapacak. Bir kadının, kendi yaşam tarihini “kendisinin imiş” gibi sahiplenmesi dahi, çok zor imiş. Anladık.

Hele ki tüm çalışmalarında erk’i mesele etmiş bir kadın, hele ki inat etmiş bir kadın, hele ki ne pahasına olursa olsun kendi gerçekliğini sırtlanmaya çalışan bir kadın, birtakım “terslikler” yaşar imiş buralarda.

Çünkü buralarda, bunun da bir tarihi var.

Türk sanatının tekinsiz imgesidir; gayrımüslim kadın. Türk edebiyatında 1920’lerden, Türk sinemasında ise 1950’lerden itibaren itina ile işlenen “gayrımüslim kadın imgesi”, toplumsal hafızanın dehlizlerinde özel bir anlam ifade eder. Her daim bir yan karakter rolündeki bu tuhaf isimli aşüfte; vicdansızlığı, servet düşmanlığı, ahlak yoksunluğu, hafif meşrepliği ile bir yandan ideal aile yapısının yüceltilmesi uğruna had safhada çirkinleştirilirken, diğer yandan toplumsal bilinçaltındaki en yasaklı rüyaların kahramanına dönüşmektedir. O senaryolarda haz noktası, buradan beslenmektedir; Mağduru Şeytanlaştırmak.

2000’li yıllardan itibaren bu konuda çok akademik araştırma yürütüldü, “türk edebiyatı”, “türk sineması”, “gayrımüslim kadın” gibi başlıkları kullanarak yapacağınız basit bir search ile dahi bu çalışmalara rahatlıkla ulaşacağınızı iyi bildiğim için o tarihi ayrıca analiz etmeye gerek görmüyorum artık.

Bizim tarihimizde daha şaşırtıcı olan şey ise, Karolin Fişekçi’nin tamı tamına bu kodlarla, deyim yerindeyse “kedinin fareyle oynadığı gibi” oynamasında gizliydi. O, kara ironinin ta kendisiydi! 2012’nin Türkiye’sinde üreten bir genç sanatçı, sumen altı edilmiş bir cinsiyet hiyerarşisine ayna etkisi yapıyor, neredeyse tüm yapıtlarında kendi bedenini kullanarak kolektif bilinçaltına birtakım performans fotoğrafları iade ediyordu. Gerçekte en uzak durması beklenen prototipin yerini alıyor, kırmızı mini elbisesi ile kâh Türk büyüklerini öpüyor, kâh İsmet Paşa’nın atına arkadan biniyor, kâh topa oturuyordu… Kendi gölgesinden bile korkan bir sanatçı kuşağı etrafta “benim işlerim çok şey” gibisinden nutuklar atarken, sonradan adı “Caroline” olarak yazılacak birisi, Beşiktaş iskelesinde dekolte elbisesiyle gizlice top üstünde poz veriyordu… “Hangimiz onun kadar cesurduk” diye sormayacağım bile.

1990 sonrasının periferi ile post-modernite arasına sıkışmış sisli, puslu, boğuk sanat ortamının en şahsına münhasır sanatçılarından birisi olarak, henüz siz adını duymadan çok önceleri, üretmekteydi Karolin Fişekçi. Fakat o sisli puslu ortamın depresif kadın sanatçı profiline karşın fazla kırmızı, fazla samimi, fazla ateşli kaçmaktaydı. Bazen üzerinizi öyle bir örter ki ortamın tozu, silinen sizin parlaklığınız olur ya hani, o aralıktaydı. Ama yine de onu anlayan anlardı. Dönemim gerektirdiği “eleştirelliği” gerektirdiği biçimde vermeyen niceleri gibi Karolin’in kırmızılığının altında deşifre edilen arkaplanı görmek de, başka bir yüzyılın sanatının boyunun borcuydu.

Karolin Fişekçi’nin işlerini erotizm üzerinden anlayan birçoklarının aksine, ben o işleri hiçbir zaman erotizm üzerinden okuyamadım. Ortada bir erotizm göndermesi varsa da şayet, sanatçının şahsından dolayı değil, kendi varoluşunu sorunsallaştırarak referanslandırdığı (bence üzerine yürüdüğü) o çok derin kırılma noktalarını çıplak bırakmasında aranmalıdır. Örneğin; “Genocide, Violence, Gender” gibi başlıklar altında aranmalıdır, ama Karolin’in dekoltesinin altında değil. Üstelik şu tarihte kalkıp Karolin’e aptal sarışın muamelesi yapmak, yapanların ondan daha akıllı olduğuna garanti değil. O hikâye, esasen öyle değil.

Bu açıdan şayet Karolin Fişekçi’nin işlerini dünyanın x noktasında üreten bir kadın sanatçının “işleri” olarak okursanız, ona karşı pervasızlaşacak derecede içiniz rahat eder, belki. Yok aynı işleri, Türkiye’de yaşayan ve üreten bir Ermeni genç kadın sanatçının işleri olarak anlamlandırmaya başlarsanız, görüntüler değişir. İşte o zaman toplumsal hafızanın en mahrem perdelerini aralamaya başlar, aynı işler. Karolin’in suçu ve suç aleti, bir anda siz izleyenlerin SUÇU ve SUÇ aletine dönüşüverir. Haz noktası; tersine döner.

Sonuçta ben inanıyorum ki, belki “cinsel devrim” gerçekleşemese de ortalama 50 sene sonra hepiniz Karolin Fişekçi’yi seveceksiniz. Onun tek başına gösterdiği bu mücadele hakkaniyetle idrak edildiği gün, güç dengelerinin hiç de eşit olmadığı bu korkunç arenada bir kadının tek kişilik direniş öyküsünden büyük ders çıkartacaksınız. Onu bir prenses gibi hatırlamak isteyeceksiniz belki bir gün, o sizi “duygusal direniş”e inandırmış olacak, fakat bu tezahür bugünün çaresizliğinin yerini dolduracak mı, ondan emin değilim işte.

Yazıyorum ya vesile oldu, bunu da ilk duyuran ben olayım! Karolin’e ulaşmak için 50 sene beklemek istemeyenler (biliyorum ki varlar), aynı zamanda sanatçının doğum günü olan 1 haziran akşamı 19:00’dan itibaren “333 Yaş” isimli yeni solo sergisine davetliler!

Yanlış duymadınız, merkez medya dekolteleri hakkında fısıldaşırken, o yeni resimlerini finalize ediyordu, üstelik Karolin’in harikulade başka sürprizleri de var o gece. Malum süreçte hiçbir beyaz galeri “onunla çalışma riskini almaya” soyunamadığı için, ne yaptı etti kendisine bir sergi mekânı buldu ve Büyük Londra Oteli’nin en romantik odasını üç günlüğüne kiraladı. Yani ne öyle büyük prodüksiyonlar, ne de white cube içinde küratöryal jestler mevcut, bildiğiniz Tepebaşı Büyük Londra Oteli, 101 numara; 3 resim, 3 gün ve 1 gece ile…

İşte orada olmaya değer.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 25.05.2012

Reklamlar