Etiketler

, , ,

Sılsel’in altında buluşalım mı? 

En son 2003’te ziyaret etmiştim Nasra Şimmeshindi’yi. Evime her ilk girenin “bu da nesi!” dediği, İsa Mesih’in kafasında horoz öten o büyük pano bu son ziyaretin hatırasıdır. Fakat hatırasından öte bir önemi vardı bu yaşlı kadının. Adeta o, Tur Abdin’in Türkiye’ye açılan sınır kapısıydı. Onun avlusu, onun evi, onun sesi, onun şarabı, onun basmalarına yansıyan ikonografi, bu ülkede kadim bir kültürün devam ettiğine dair son sembolik kanıttı adeta.

Neden diyeceksiniz? Çünkü Süryaniler Türkiye’deki hiçbir topluluğa benzemezler. Kapalı toplum olma özelliğini had safhada gösterirler. Şayet Tur Abdin yollarına düşerken bir Süryani yakınınız yoksa, belli bir noktadan sonra sivil yaşama dâhil olmanız neredeyse imkânsızdır. Öylesine kadim, öylesine sessiz, öylesine vakur bir halktır onlar. Manastırlardaki din görevlileri ve orada ikamet eden çocuklar hariç çok az kişi ile diyaloga girebilirsiniz. Onlar bunu istemediklerinden değil, daha fazlasına siz cüret etmek istemezsiniz. Adeta Süryanileri rahat bırakmak ister ruh, Tur Abdin’e girince… Hissedersiniz, daha fazlasını kimse dillendirmek istemez. Unutulmuşlardır bir defa. İnsan kendi evinde, unutulmaya görsün.

O nedenle Nasra Şimmeshindi, yalnızca şahsına değil, tüm ziyaretçilere açtığı evinin kapısıyla kadim Süryani kültürüne dair emsalsiz bir sorumluluk üstleniyor, üstelik bunu gönüllü olarak yapıyor. Bütün Ortadoğu’da yalnızca onun ellerinde süregiden dede mesleğiyle, tarihin, tarihe rağmen süregittiğini hatırlatıyor…

Varsın Lozan’da adları geçmeye görsün, varsın azınlık statüleri dahi meçhul olduğu için İsa Mesih ile aynı dili konuşan bu kadim halkın ilkokul açma hakkı bile olmasın, varsın 30 yıldır süregiden çatışmaların ortasında kendi evlerine yabancı düşsünler, varsın konu Süryaniler olduğunda tüm kesimler biraz umursamaz kalsın, varsın onlar hep asker ve PKK baskısı altında “ya sabır” çekenler olsun, varsın kiliselerindeki binlerce yıllık İncilleri soyulsun, varsın topraklarına el konulsun, varsın kaçırılsın hayvanları…

Süryaniler VAR ama. Biz AB’ye girmek için türlü cilve yaparken, son 30 senedir iki ateş arasında kalan bu halkın büyük bölümü AB’ye göç etmek ZORUNDA kalmış olsa da, varlar. Ve Nasra Şimmeshindi diye bir kadın var, Mardin’de. Kırklar Kilisesi’nden iki adım yürüyünce aynı mahallede, açmaya hazır bütün kapılarını…

Mardin’e yaptığı ziyaret esnasında, Kutluğ Ataman da girmiş o kapıdan içeriye. Evin salonunun tavanında bir detay görmüş. Ben o detayı görmemiştim, gözlerimi gömme dolapların içindeki Şimmeshindi ailesine ait tarihî fotoğraflardan ve birbiriden güzel kesme likör kadehlerinden alamadığımdan olsa gerek… O güzel tavana da bakmıştım üstelik, hatırlayamıyorum.

Olağanüstü bir detay, Aramice “Sılsel” adı. Sılsel, kanat çırpması anlamına da geliyormuş. Tavana çizilen bu zikzaklı motifin ortası türkuaz rengi, gökyüzünü temsilen… Süryanilerin yüzyıllardır süregiden baskılar sonucu hane kültürlerine kattıkları bir sabrın motifi. Sabır milletidir, ya onlar.

Gün olmuş evlerinden çıkamamışlar, mevsimler geçmiş belli ki, yan mahalleye geçilememiş. Gökyüzüne duyulan özlemi, tavana işlenen Sılsel’in mavisi gidermiş yıllar yılı, sonra evlerin tavanlarında kalmış, öylesine.

Şimdi “nasıl bir Türkiye hayal ediyoruz” sorusuna, Sılsel’ın mavisinden yola çıkarak yanıt arıyor Kutluğ Ataman. 18. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleştireceği(miz) “Sılsel, Türkiye’ye yazılmış mektuplar” isimli özel projesine tüm kesimleri davet ediyor.

12 mayıs cumartesi günü Galata Rum İlköğretim Okulu’nun sergi salonunda Nasra Şimmeshindi tarafından örülen ilk parçanın Sılsel’e eklenmesiyle başlayacak olan performans, 30 mayıs tarihine dek tüm ziyaretçilerin (kendi işleriyle) katılıma açık olacak.

Türkiye’ye yazılmış mektuplar, Anadolu’nun ışıksız tarihinde aynı gökyüzünü paylaşmayı umut eden tüm kesimleri, korkusuzca altında yaşamaya özlem duyduğumuz ortak gökyüzü hayalini dile getiren Sılsel’in ışığında buluşturacak. Bu çağrıya kulak verin derim. Mümkünse eni 45 cm’yi geçmesin, boyu önemli değil. Eni üzerinden birbirine dikilecek olan rengârenk kumaşlar, motiflerindeki mesajlarda anlam bulacak… Sizlerin ellerinde.

1986 yılında eklenen ilk parçanın ardından, on sene içerisinde 50 bin parçaya ulaşan ve dünyanın en büyük anıt yapıtı olan AIDS Memorial Quilt (AIDS Anıt Yorganı) böylesine bireysel bir çaba ile başlar serüvenine. Bugün 54 tonu aşan ağırlığı ve 90 binden fazla kişiye adanmış olan hafızasıyla insanlık tarihinin (yapımı süregiden) en büyük çaplı kolektif kültür mirası olarak koruma altındadır. Yakınlarını AIDSe bağlı nedenlerle kaybedenlerin işledikleri rengârenk yorganların birbirlerine eklenmesiyle oluşan bu emsalsiz bellek, dilerim Sılsel’in umudu olur.

Bu topraklara her daim mektup yazmaya değer, şahsen çok yazmışlığım vardır. Şimdi tüm o mektupları tek bir gökyüzü altında okumak için olağanüstü bir imkân var. Gelin birleştirelim derim hikâyeleri. Gelin, birbirlerimizi bir de Sılsel’in altında okuyalım, görelim…

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 11.05.2012

Reklamlar