Etiketler

Hangi muhafazakâr sanat?

Türk toplumunun yaşam kültüründe plastik sanatların hâlihazırda bir yeri yok ama bu mazeret değil. 10 sene önceye kadar pek çok şeyin daha bu toplumda bir yeri yoktu, bugün var. Gayet tabii istersek, bir müzakere noktası bulabilirdik…

Son 10 sene içerisinde Türkiye’nin büyük bir dönüşüm geçirdiği doğru, fakat bu dönüşümü yaşamın tüm alanları için tahayyül etmek yanlış. Bir dönüşümden söz ederken, önce değişimin yönünü saptamamız gerekiyor. Türkiye ekonomik alanda değişti ve gelişti, kültürel alanda değil.

Hükümetin ekonomik alandaki başarısını kültür alanında göremedik. Aksine, bu alanlarda başta akademik olmak üzere bir ilkele dönüş yaşandı… Ülkenin en önemli sanat fakülteleri tasfiye edildi, bazılarının kongre sarayı, bazılarının ise otele dönüşmesi daha uygun görüldü, görülmeye devam ediyor… Neredeyse sanat akademisi kalmayacak derken, kalanların da kadroları değişti, ödenekleri kısıldı ve son 10 yıl içerisinde sanat, adeta bir “ticari faaliyet kolu” olarak tümüyle özel sektörün merhametine terk edildi.

Toplumla en kolay buluşabilen sahne sanatları, sinema, edebiyat gibi alanların üzerinde dahi kara bulutlar dolaşırken, açıkçası plastik sanatlar konusunda hiçbir zaman çok iyimser bir beklenti içerisinde olmadım. Diğer yandan böylesine “kalkınmacı” bir politik izlekte, konunun pek yakında kalkınmanın yegâne sembolü olarak plastik sanatlara gelmesini de içten içe arzuladım.

Şimdi bir yandan öykünüyor insan, plastik sanatlar gibi Cumhuriyet tarihi boyunca dış kapının mandalı olagelmiş bir konunun ülke gündeminde böylesine yoğun tartışılmasına. Diğer yandan uzaklaşıyor, böylesine kritik bir tartışmanın mevcudiyetler değil tezahürler üzerinden ilerlemesinden. Hani sanki yok bir sanatımız, hani sanki yitirdik hafızamızı, hani sanki bugüne kadar üretilmişlerin olmadı bir referans değeri… Sıfırdan mı başlıyoruz(?) peki başlayalım. A’sı, B’si, C’si var o zaman bu işin.

Bir sanat ekolünün doğabilmesi için önce cisminin olması, sonra adının konması gerekiyor. Yani bir sıralaması var. Sanat denen şey, bir kürsüye çıkıp çağırınca öyle gökten zembille inmiyor. Kanun yapılır gibi hiç yapılamıyor. Bizde ise cismi olmayan şeylere isim koymakla uğraşılıyor. Paradoks tamı tamına burada başlıyor.

Hâlbuki Bauhaus’tan Fluxus’a, Dadaizm’den Konstrüktivizm’e ne yazık ki tek bir kronolojide ilerledi ekollerin tarihi. Önce sanatçılar doğdu, o sanatçılar belli yapılara tepkilerini koydu, bu refleksler üretimleri pekiştirdi, bu bağlamda sanatçı kuşakları olgunlaştı, böylelikle her bir ekol önce kendi omurgasını meydana getirdi, akabinde akademi de dâhil tüm bir sanat tarihi tarafından kabul edildiler. Bazıları hiçbir zaman edilmediler…

Bir sanat ekolünün meşruiyetini kazanarak kamu tarafından kabul edilebilir saygınlığa ulaşması ortalama 50 yıla uzanan periyotlar içerisinde gerçekleşiyor. Hayhay, bugün çok daha hızlıyız, ama yarın başlasak 20 seneden önce kültürel tarihten bir randevu almamızın imkânı yok. Yani bir gün bir “muhafazakâr sanatımız” olsa dahi, bugünkü iktidarın onu göremeyeceği açık.

Bir sanat ekolü ne yazık ki siyasi taleplerle de doğmuyor… Önce sormak gerekiyor; var mı içeride öyle bir dinamik? YOK. Pratiğini muhafazakâr sanat olarak tanımlayan kaç sanatçı bu potansiyeli oluşturuyor? BİLMİYORUZ. Muhafazakârlar bu ülkede yıllar yılı sanat ürettiler de, ürettikleri sanat birtakım kurumlarca kabul mü görmedi? HAYIR. Muhafazakâr olmayan sanatçılar bir biçimde alanı istila etti, muhafazakâr sanatçılar yığınlar halinde dışarıda mı bırakıldı? KATİYEN. Türkiye’de üretilen sanat çok anti-muhafazakâr da, sanat izleyicisi olan ciddi bir kesimi tahrik mi ediyor? DEĞİL. Peki, ne oldu?

Bugüne kadar sanata en küçük bir katkıda dahi bulunmayan iktidarımız, on sene sonra bir gün çıkıverip “muhafazakâr sanat” deyiverdi… Peki, sanat ekolleri politikacıların söylemleri üzerinden mi oluşuyor? Birkaç diktatörlükte gerçekleşen kara komik örnekleri saymazsak, dünyanın hangi hukuk devletinde devlet adamları çıkıp sanatın yönünü belirleme gayretine girişiyor? Bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğu, mevcut sanat mirasını desteklemek ve kollamak mıdır, yoksa varolan potansiyelin üzerine bir örtü geçirip, geleceğin sanatını mı tasarlamaktır? Hepsi tartışılır…

Sanat dediğimiz şey, toplumsal sözleşmenin sürekli olarak sorgulanması ve yeniden pazarlığa açılması için var. Devinim sorumluluğu var. Türkiye’deki bütün yapılar devinime uğradı fakat entelektüel alan tıkandı çünkü yeni süreçle bir müzakereye giremedi… Bunu karşılıklı etki tepki olarak okumak gerekiyor. Çünkü kendi entelektüellerinden bir miktar çekindi bu iktidar. Bugüne kadar da normalleşmek için karşılıklı bir çaba gösterilmedi… Hâlbuki buna değer.

Dünyanın en bereketli kültürel havzasında yaşamak gibi bir iddiamız varsa şayet, emin olalım “normalleşmeye” değer. Diğer türlü yazık olur bu coğrafyanın engin birikimine, engin kültürüne, engin hafızasına, engin deneyimine…

Ziyan olur, bereketi kaçar.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 04.05.2012

Reklamlar