Etiketler

,

Sanatın Askerleri

Nicedir yazasım var, hakkımda uygulanması talep edilen bir askerî, pardon meslekî disiplin cezası vesile oldu. Çok da yerinde oldu. Kaç zamandır tamı tamına bu psikolojik tıkaçları açmanın derdindeyim. Türkiye sanat ortamının bir türlü üstesinden gelemediği komünal muhafazakârlığı ve bunun yarattığı “post-ortodoks cemaat” hissinin psikopatolojisi üzerine ayrıca yazacağım ve sosyal bilimcilere bu alanda bir saha araştırması yürütmelerini şiddetle tavsiye edeceğim… Enteresan veriler çıkacağına emin olduğum için.

Sanatçı dostlarım bir meslek örgütü kurmuşlar, adına “Sanatçı Birliği” demişler, BİRLİK güzel. Fakat henüz sanatçının kim(?) olduğuna dair bir müzakereye dahi varamadan, anlaşılan o ki tek tornadan çıkmış bir sanatçı tahlili üzerinden birliklerinin sosyolojik çerçevesini belirleyivermişler. Bu anlamda bir birlik; “biraradalık” değil, “tek tip” olarak okunmalı. Doğrusu; 1’LİK.

Sosyal bilimlerde, ideolojik bir tasavvura dayanarak rafine insan tipi yaratma çabasına diyoruz; “ilkesel faşizm”. Bugün daha çok soldan türüyor. O nedenle olacak, beni bu meslek örgütüne kabul edip etmeme noktasında pek kararsız kalmışlar. Geçenlerde birine “ASKER” demiştim hatta, ondan… Ne ironi ama!

Senelerdir bu jakoben zeminin ne derece ciddi tehlikelere gebe olduğunu izah etmeye çabalarken, 2012’nin Türkiye sanat ortamında kurulan bu küçük engizisyon mahkemesi tuzu biberi oldu. Hâlbuki bizim gibi ülkelerde yaşayan sanat camiasının tartışması gereken asıl problem bireysellikleri tanımlama noktasında başlar, aforoz uygulama noktasında değil. Şu güne kadar başlamamış ise şayet, konuşulmaya (buradan) başlanmalıdır o halde.

Faslı entelektüel Abdallah Laroui diyor ki; “Yukarıdan aşağı modernleşmenin sözkonusu olduğu üçüncü dünya ülkelerinde, yani Batı’nın modernleşme hızına yetişme derdi olan, seçkin bir zümrenin dayattığı modernleşme hareketlerine karşı toplumlar, kendilerini DONDURARAK korurlar”. Birtakım entelektüellerimizin iddia ettiği gibi, özünde toplumlar keriz değildir, olamazlar. Onlar yalnızca belli bir zümre tarafından kendilerine dayatılan kültürel hayatın içerisine dâhil olur ya da olmazlar. Bunu tercih etme hakları vardır.

Bugün güncel sanatın Türkiye kültür tarihine karşı vermesi gereken büyük sınav, bu ince sınırda yatıyor. Türkiye’de üretilen sanat ya belli siyasi geleneklerin takipçisi olarak (ama konservatif, ama işlevsiz, ama içe dönük, ama cemaatçi, ama lobici) kendi dar alanında marjinalize olmaya mahkûm kalacak ve böylelikle geleneksel yapının magazinel bir kopyası olmaktan öteye geçemeyecek ya da gerçek anlamda eleştirmeye soyunduğu sistemi dönüştürmek adına zor olan metodu (rhizomatic) seçip, gelecek kuşağa AÇIK bir entelektüel zemin hazırlayacak. Bunun nihai yolu, belki de her sanatçının kendi “pratiği” ile hesaplaşmasından geçecek… Bu açıdan, adımıza yazılan ezberleri güne dair tabular olarak araçsallaştırmaya gerek yok, önümüzde sanıldığı gibi bir prospektüs hiç yok. Bugünün sorunsallarını, günün kırılma noktaları belirleyecek.

Hatırlayalım; bu ülkede Ordu’nun görevi yalnızca Darbe yapmak değildi. Başka ciddi görevleri de vardı elbet. Modernizmin erken dönemlerinden itibaren “sanatı sahiplenmek”, ordunun başlıca misyonlarından birisi olarak resmî sanat tarihinin yönünü belirleyecekti. Gerçekte 18. yüzyıldan itibaren gelişimini Osmanlı toprakları içerisinde yaşayan gayrımüslimlerin girişimlerine borçlu olan tiyatrodan, heykele, fotoğraftan, operaya uzanan tüm modern sanat dalları, bir çırpıda “Türkleşiverecek” bu tarihsel ödevin sorumluluğunu bizzat asker üstlenecekti.

Batılı anlamda Türk resim sanatının ideolojik temelleri, II. Selim döneminde açılan Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn’da verilen resim dersleriyle atılır. 1827’de açılan Askerî Tıbbiye ve 1834’te açılan Mekteb-i Harbiye’ye de (Kara Harp Okulu) resim dersleri konulur. Resmi tarihte “Asker Ressamlar” olarak anılan ilk kuşak sanatçıların tümü bu okullardan yetişmedir. Akabinde Kuleli Askerî İdadisi’nde devam edecek olan sanat dersleri, 19. yüzyılın sonuna dek neredeyse tüm Osmanlı ressamlarının asker kökenli olmasına zemin hazırlayacaktır.

İlk darbe 1882’de kurulan (askerî okullar dışında ilk sanat derslerinin verildiği) Sanayi-i Nefise mektebinde gerçekleşir. Okuldaki yabancı ve gayrımüslim hocaların popülasyonu Osman Hamdi’nin “gizli emellerine” bağlanarak, eğitim kadrosunun büyük bölümü tasfiye edilir ve yerine “asker kökenli sanatçılar” geçirilir. Cumhuriyet’in ilk çeyreği diyebileceğimiz 2. Dünya Savaşı’na dek, sanat alanında muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak, askerî vesayetin mutlak ideallerinden birisi olarak, kültürel yaşamın yönünü belirler. Bu açıdan ordu yalnızca bir “güvenlik” birimi değil, geri kalmış bir toplumun sanatsal aç(L)ığını kapatacak bir öncü olarak görülüyordu. Bugün hâlâ tüm askerî tesislerde kapıdan içeriye girer girmez boğuk bir Beethoven senfonisinin kulaklara kazınması boşa değil, tesadüfî hiç değildir…

Güncel sanatın bugün bu geleneği kırmak gibi bir gücü var. Bu gücü kullanacak ya da kullanmayacak. Çünkü sanat, tüm diğer alanlara göre hâlâ fazla totaliter, en küçük endişede, bu totaliter geleneğe sığınmaya hâlâ meyilli… Bugün sanatın da en az tüm diğer alanlar kadar “özgürleşmesi” gerektiği açık. Yeni anlayış, askerî vesayetin kural koyucu uzantılarından beslenen sanatçıların dikte ettikleri “suç, ceza, ahlak ve disiplin” kurallarından arınamadığı sürece, önümüzde bir tarih daha; kültürel modernizasyonu dikte etmek üzerinden ilerleme vaat edenlerin ters köşeye yattıkları bir kara komedya olarak yazılmaya devam edecek.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 24.04.2012

Reklamlar