Etiketler

,

Düşünce Düşünürden Uzaklaştığında

Bugüne kadar sanat hakkında tek kelam etmemiş yazarların dahi adeta birer sanat otoritesine dönüşüp bakkal listelerini anımsatan 20 maddelik “muhafazakâr sanat” manifestoları yayımladığı absürd günlerden geçiyoruz. Bir yanda konunun sessiz muhatapları, diğer yanda ise malum tartışmayla birlikte sanatı da mevcut siyasi iklime nereden eklemleyebileceğinin hesabına düşen(ler).

Konunun ne zaman “sanat”a geleceği beklenilen bir şeydi, şaşırmadık. Gününün büyük bir bölümünü sanatın belli sınıf ve zümrelerin tekeli altında olmasına karşı mücadele ederek geçiren beni dahi şaşırtan şey, böylesine önemli bir zemin üzerine inşa edilen dilin yüzeyselliği oldu. Bir özgürlük alanı olarak –hatta günümüz koşullarında özgürlüğün yegâne kalesi olarak– sanatın bağımsızlığını kontrol altında tutmak isteyecek birileri her devirde olacak, bir yerlerden çıkacak, tartışmaya dalacaktı. Ancak muhtemelen buna soyunanlar, derslerine iyi çalışmış olacaktı. Avrupa ve Amerika’nın en prestijli sanat kurumlarının Ortadoğulu ve Müslüman sanatçıları ağırladığı (üstelik kimsenin buna itirazı olmadığı) bir ortamda ise şaşırtıcı olan, tartışmanın yönünün böylesine gündem dışı bir rotadan çizilmesi.

Altını kalın bir kalemle çizelim; “muhafazakâr sanat” tartışmaları öncelikle sanatın nedenselliğine aykırı bir üslup içerisinde süregidiyor. Adeta bir ahlak öğretisi gibi “iyi sanat” ve “kaka sanatın” toplumsal değerler üzerinden belirleniyor olması, toplumsal terminolojilerin dahi erozyona uğradığı bugünün ortamına uzak. En muhafazakâr kesimlerin bile küreselleşmeye had safhada dahil olduğu bir dünyada, bahsi edilen türde bir “toplum & sanat” tezahürü, en son Sovyet Sosyalist Bloku içerisinde uygulandı ve 90’lı yılların başında resmen dağılarak bambaşka bir misyon edindi. Bugün ne öyle bir toplum ne öyle bir sanat ne de öyle bir beklenti var, karşılıklı.

SANAT, üstüne vazife olmayan “toplumları eğitmek, belli ideolojileri temsil etmek, birtakım değerleri yüceltmek, diktatörlerin varaklı portrelerini üretmek” gibi ikircikli biçimlerde araçsallaştırılmanın bedelini geçtiğimiz yüzyılda ağır biçimde ödedi. En çok da bu nedenle, daha özgürlükçü bir misyon edindi ve tüm bireysellikleri kutsadı. Böylelikle bahsi edilen değerleri de kapsamakta olan çok daha geniş bir çerçeve çizildi. Bu anlamda sanat tarihi hiçbir döneminde, kastedilen “İslami muhafazakârlıkla” bile bu derece barışık olmadı. Ortada “sorun” diye tesbit edilen sorunlar silsilesi hayal gücünden türüyor. Sanata zaten mesafeli olan, katılım sağlamayan ve inatla üretmeyen Türkiyeli muhafazakârları günümüz sanatının ürettiği bilgi konusunda heyecanlandırmak yerine, sanat, muhafazakârlık algısı içerisinde eritilerek akıl dışı bir pragmatizme varılıyor.

Ne büyük ironidir ki, şahsi kültürel referansları sanata dayatmak üzerinden manifestolar dizilen şu günlerde İstanbul’un üç sanat kurumu; ARTER – Mona Hatoum (Filistin), ArtSümer – Basim Magdy (Mısır) ve Pilot – Hamra Abbas (Pakistan) bizlerden çok daha muhafazakâr ortamlarda kültürlenmiş dünyaca ünlü sanatçıların sergilerine evsahipliği yapıyor. İstanbul onları izliyor.

Malum gündemden her ne kadar haberdar olmasa da, Basim Magdy’nin ArtSümer’de gerçekleştirdiği “Düşünce Düşünürden Uzaklaştığında” isimli sergi, Mısırlı bir sanatçının perspektifinden tamı tamına tartışmakta olduğumuz başlıklara yanıt aramakta. 5 mayısa kadar ArtSümer’in Karaköy’deki mekânında izlenebilecek sergide işlerin temelini, belirgin bir tarih araştırması ya da siyasi referanslamanın dışında kalan, ikonik imge ve nesnelere duyulan arzu oluşturuyor. Türkiye’deki gündeme adeta ironik bir yanıt niteliğindeki eserler, simgelerin siyasi çıkarımları ve zaman içinde değişen bağlamlara göre nasıl dönüşüm geçirdikleri ve nasıl tuhaf kültürel kurgu ve karşılaşmalara dönüştükleri üzerine kurulu. Bilim kurgu türüne ait bir dil ve formlardan faydalanan Magdy, imkânsızın akla yakın bir gerçekliğe dönüştüğü dünyalar yaratarak insan doğasının ve arzularının vazgeçilmez unsurlarını gözler önüne seriyor.

Sanatçının 2010 yılında çektiği My Father Looks for an Honest City (Babam Dürüst Bir Kent Arıyor) adlı kısa filmde, filmin kahramanı (babası) elinde bir fener ile rüyalardan oluşan bir enkazın içinde yürürken; aslında bugünü temsil eden karanlık bir gelecek fantezisini canlandırmakta. Film üç ana unsur etrafında gelişiyor: Filmin adının, sanatçının kendi babasına gönderme yapan samimi ve içten niteliği; kötümser ve alaycı Yunanlı filozof Diyojen’e atfedilen, gündüz vakti elinde fenerle dürüst bir insan arama hikâyesinin yeniden yorumlanması ve Kahire’nin dış mahallelerindeki harabeye dönmüş modern apartman bloklarının oluşturduğu kasvetli manzara…

Magdy’nın birkaç yıldır biriktirdiği geniş fotoğraf koleksiyonun bir parçası, Every Subtle Gesture, 2012 (Göze Çarpmayan Her Davranış) başlığıyla sergileniyor. Fotoğraflar ilk bakışta bir tür belgesel ya da belli bir konuda uzmanlaşmış bir arşiv görüntüsü verseler de gerçekte birbiriyle ilgisiz ve tesadüfî enstantaneler olmak dışında ortak özellikleri yok. Her bir enstantaneyi takip eden cümle, fotoğrafı çekilen ânı gerçeküstü bir niteliğe kavuşturuyor veya hayal ürünü bir masalın birer parçası haline getiriyor. Magdy’nin ortaya attığı ipuçları, izleyiciyi bu muğlâklıktan kendine göre bir hikâye oluşturmaya çağırıyor.

Bu işlerin arasında 2012 üretimi Time Hole (Zaman Boşluğu) başlıklı, metalden yapılmış yüksek kemer biçimli obje dikkat çekiyor. Hiçbir yere gitmeyen ve ne girişi ne de çıkışı olan bu enstalasyon ilk bakışta eğlenceli ve neşeli bir izlenim yaratsa da, hangi tarafından geçerseniz geçin sonsuzluğa açılan bir kapıyı temsil ediyor. Bu fiziksel metafor serginin bağlayıcı unsuru olarak, bütün işlerin altında yatan esas temayı gözler önüne seriyor; “Her zaman bir hikâyenin ortasında olduğumuza göre, geçmişi yeniden canlandırmak veya geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak aslında nafile bir çaba değil mi?”

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 13.04.2012

Reklamlar