Etiketler

,

Sanat için mekân (1) Boğazkesen Vadisi

Sanata bir mekân, bu mekâna bolca sanat, bir kurtarılmış bölgeydi aslında kentin ihtiyacı olan. Bir Chelsea olamasa da, bir Brick Lane fena olmayacaktı. 90’lı yılların sonundan itibaren İstanbul’un yeni bir sanat lokasyonuna duyduğu ihtiyaç katlanmaya başladı. Tüm dinamikleriyle İstiklal Caddesi, daha dingin bir ortam arzulayan kültür-sanat kurumları için daima gereğinden fazla kaotikti. Daha dingin ortamlar ise güncel sanatın felsefi iddiası ile çelişecek derecede steril bulunuyordu. Nişantaşı bir bakıma “modernlere” terk edildi ama güncel sanatın nerede gösterilmesi gerektiğine dair bir mekânsal ikilem, uzun yıllar devam etti. Bir yandan kamu iddiası gütmek fakat diğer yandan üst sınıf koleksiyoneri ağırlayabilecek kadar esnek bir adacıktan daha fazlası değildi bu ihtiyaç, olmadı, olamadı, koca şehirde böyle bir vaha bulunamadı.

İstanbul Modern isimli aileye mahsus koleksiyon müzesinin şatafatlı varlığı (o yıllara kadar buranın uluslararası saygınlığa sahip bir müze olacağı hayal ediliyordu) ve bu kurumu İstiklal Caddesi’ne bağlayan en önemli güzergâhın Boğazkesen isimli (muhafazakârdan hallice) bir cadde olması, bir anda tüm dikkatlerin bu lokasyona yönelmesine neden oldu. İlla ki birileri İstanbul Modern’den yürüyerek İstiklal Caddesi’ne çıkmak isteyecek, hâlihazırda bu ark anlı şanlı Tophane’nin merkezinden geçecekti. O halde dizilebilirdik bu caddenin kaldırımlarına, üstelik hâlâ kiralar ucuzdu.

Dönemi için oldukça öncü sayılabilecek bu sıradışı girişim, yine hayli sıradışı bir eylemle son bulacak ve güncel sanat kurumları tarihlerinde ilk kez kitlesel bir saldırıyla karşı karşıya kalacaktı. Ferhat Kentel’in tanımıyla, ben bu saldırıya bir yanıyla “savunma” diyebilmeyi de, hâlâ tercih edenlerdenim. Boğazkesen Caddesi üzerinde adeta patlamış mısır hızıyla açılan sanat galerileri mahallenin sosyo-ekonomik dengelerini altüst etmekle kalmadı, kısa sürede kendilerine dair bir gelenek yarattı. Tophane sürecine kadar bir seremoni diyemeyeceğimiz sergi açılışları, azımsanamayacak kalabalıkların ağırlandığı büyük sokak toplantılarına dönüştü. Asmalımescit’e özgü bir sosyalleşme kültürü bir biçimde buraya taşınıyor, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz şekilde, sanat sokakta kutlanıyordu.

Bu Akdeniz usulü güncel sanat sosyalleşmeleri, Kadiriler gibi 19. yüzyıldan itibaren bölgeyi mesken tutan (hatta semtin malum yokuşlarına adını veren) köklü bir cemaatin dahi asabını bozmaya yetmişti anlaşılan. Takvimler 21 Eylül 2010’u gösterdiğinde gerçekleşen toplu açılışlar sırasında tarihe “Tophane Saldırıları” olarak geçecek olan korkunç olaylar yaşandı. Bedri Baykam’ın aynı gece duruma el koyup, olayı “ikinci bir Madımak vakası!” olarak tanımlaması, travmanın tuzu biberi oldu. Bu kırılmayla beraber sosyal olarak çözümlenmesi gereken bir mesele(miz) daha siyasi zemine çekiliyordu ve anlaşılan o ki, asıl bundan kurtuluş yoktu.

İlerici-gerici kavgasına dönüşmek için harikulade bir zemin yaratan bu büyük sınavı haliyle geçemedik. Güncel sanat ortamı, (istemeye istemeye) başına gelen en küçük olayda dahi dünyayı ayağa kaldıran yaygaracı bir pozisyona düştü. Olayın birkaç ay öncesinde aynı caddede bir sergi gerçekleştiren ben, o tarihlerde bir residency programı için Londra’daydım. Her sabah düzenli olarak kapımın önüne günlük gazeteler bırakılıyordu. Üçüncü dünyada gerçekleşen böylesine ateşli bir olayı gündeme taşıma konusunda iştahı daima kabarık olan Batı medyası, o hafta boyunca üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirecekti. Türkiye’nin sanat alanındaki azımsanmayacak başarılarını birkaç cümle geçmekten öte ilgi göstermeyen Londra’nın tüm gazeteleri (metro gazetesi dahil) en ince ayrıntısına kadar bu olaydan bahsedecekler ve sonraki haftalarım, İstanbullu olduğumu öğrenir öğrenmez Tophane hakkında sorular yağdıran İngiliz sanat kulislerinde bunun bir gentrification problemi olduğunu ve meselenin sosyo-ekonomik boyutta tartışılması gerektiğini anlatmak için ter dökerek geçecekti…

Hâlbuki dünyanın hiçbir yerinde galeriler ayakta alkışlanmazlar. Sanat galerisi denen kurum, hele ki bir çöküntü bölgesine giriyorsa, mutenalaşmanın simgesi olarak türlü toplumsal refleksle karşılaşmaya açıktır. Manav açmak gibi bir anlam taşımaz, bir apartmanın herhangi bir dairesini sanat galerisine dönüştürmek. Bulunduğu binanın, bulunduğu sokağın ve hatta bulunduğu mahallenin dengelerini değiştirme nosyonu taşır. Bu nedenle ki, bugün Amerika ve Avrupa’nın en gelişmiş metropollerinde dahi bu kurumların nerelerde işletilip nerelerde işletilemeyeceğinin sınırları en az İstanbul kadar keskindir. 2010’da Tophane’de yaşananlar, 80’lerin New York- Harlem’i ya da 90’ların Londra- Dalston’ın da açılacak bir sanat galerisinin potansiyel olarak maruz kalabileceği şiddetten farksızdı. Üstelik Tophaneliler, Batı metropollerinin arka mahallelerindeki topluluklardan kat be kat yardımsever ve paylaşımcıydı ama öyle anlaşılmadı.

Bu bağlamda Boğazkesen Vadisi bize iki temel şey öğretti. Birincisi, biz içeride ne yaparsak yapalım, hangi başarıyı göstermiş olursak olalım, her halükârda bizi toplumsal skandallarımız üzerinden tanımlamaya daha iştahlı bir Batı medyası ile karşı karşıyayız. Son 200 yıldır Avrupa’da değişen pek bir şey yok. İkincisi, biz her ne kadar Türkiye’de güncel sanatı kamusallaştırmak gibi bir iddia peşinde olsak da, kamudan bu yönde bir talep gelmediği sürece mahalle aralarında marjinalleşmeye ve en nihayetinde camımızı değiştirmeye mahkûmuz. Son 200 yıldır buralarda da değişen pek bir şey yok. En çok da bu sert yüzleşmeyi yapabilmemiz açısından önemliydi, önemli kalacak.

Bugün Tophane’ye gelirsek, NON ve Outlet gibi caddenin önemli aktörleri olayların ardından bölgeden uzaklaştılar. Pi Artworks, DEPO ve Rodeo gibi diğer eski aktörler varlıklarını devam ettiriyorlar. Onların civarına yenileri eklenmeye devam ediyor. ArtSümer ve Galeri Mana, Tophane’nin bir uzantısı olarak tramvay yolunun karşısına geçip mahalle özelliği taşımayan liman bölgesine yaklaşmayı yeğlediler. Aynı bölgede BAS bağımsız bir kale gibi duruyor ve SALT Beyoğlu yeni bir çekim merkezi olarak Karaköy uzantısının başlangıç noktasını belirliyor. Bu yeni yapılanmayla aks Karaköy’e doğru kaymış görünüyor. “Tophane Art Walk” adıyla düzenlenen “Açık Pazar” etkinlikleri ise hâlâ gerçekleşmekte…

Haftaya Akaretler Vadisi.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 30.03.2012

Reklamlar