Etiketler

, , ,

Mona Hatoum burada

Mona Hatoum’un bir önemi var, kendisinden ve işlerinden öte. Ortadoğu sanatının geçirdiği bölgesel ölçekte bir dönüşümün, Arap dünyasında kadın sanatçı olmanın, oryantalizme endeksli bakış açısına kararlı bir karşı çıkışın ismi Mona Hatoum. Deyim yerindeyse, buraların en sarsıcı kadını o.

1948 İsrail-Arap Savaşı sonucunda sürgün yollarına düşen Filistinli bir ailenin kızı olarak 1952 yılında Beyrut’ta dünyaya gelir Mona Hatoum. Tüm diğer Filistinli mülteciler gibi hiçbir zaman Lübnan devletine ait bir kimlik kartına sahip olamaz. Ailesinin başvurusu sonucu doğduğu günden itibaren taşımaya hak kazandığı tek kimlik olan İngiliz pasaportu ile yaşamının geri kalanını geçireceği Batı dünyasına yönelir. 1975 senesinde Londra’da bulunduğu sırada Lübnan’da başlayan iç savaş nedeniyle uzun yıllar sığınmacı statüsünde yaşadığı ülkesine de dönemeyen sanatçı, bir bakıma İngiltere’de ikinci sürgününü geçirir. Genç yaşında koca bir zemin kaymıştır Mona Hatoum’un ayaklarının altından. Bu yersiz yurtsuzlaşma, sonraki yıllarda soracağı büyük soruların yönünü belirleyecektir elbet. Bir röportajında, tel örgüler ve sallanan ampullerden hâlâ korktuğunu söyleyecektir.

Henüz Ortadoğu’dan bir Mona Hatoum’un doğmadığı o günlerde, tüm sıkıntılara rağmen ailesinin şiddetle karşı çıktığı sanat eğitimini tamamlar. Londra Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğu 1980’lı yılların başında ürettiği beden odaklı video ve performans işleriyle kariyeri çoktan başlamıştır. Erken dönem çalışmalarından olan 1981 tarihli Look No Body! beden üzerine yapılan en iddialı işler arasındaki yerini hâlâ korumaktadır. İzleyicilerin mekâna yerleştirilen kameralar aracılığıyla eşzamanlı olarak dâhil olduğu Look No Body!’nin yarattığı rahatsızlık, beden ve zihin arasındaki ayrımın Batılı bir kurgu olduğunu savunan Hatoum için, Avrupalıların kendi bedenlerine ne derece uzak olduklarının kanıtıdır.

1996 senesinde davet edildiği Kudüs’teki bir galerinin zeminine yerel yeşil sabunla şehrin haritasını çizen Hatoum, Arapların yoğun olduğu ve ayrılmalarına izin verilmeyen mahalleleri işaretler. Present Tense adlı bu iş, günün siyasi koşullarıyla ilgili yerel malzemelerin kullandığı mütevazı bir eleştiri olmaktan öte büyük bir tartışma başlatır. Yeşil sabun kalıplarının galeriye hâkim olan görüntüsü, şehirdeki farklı toplumlar için değişik anlamlar ifade etmektedir. Araplar için hayli sempatik bir esans olmakla birlikte, Yahudilere o kadar makul görünmez. Bazı eleştirmenler Hitler’in II. Dünya Savaşı sırasında Yahudileri sabun yapmasına göndermede bulunmakla suçladıkları Hatoum’u şiddetle kınarlar. Sabunun ait olduğu kültüre özgü bir seçim olduğunu ve geleneksel malzemelerden daima etkilendiğini belirten Hatoum, amacının Yahudi Soykırımı’na işaret etmek olmadığını fakat bu yorumun Arap izleyicilere ait yorumlar kadar geçerli olabileceğini savunarak tartışmaya mesafesini koyar.

Filistinli kökenleri nedeniyle çalışmaları uzun yıllar siyasi bir perspektifte okunsa da gerçekte çok daha kişisel bir alandan beslenen Hatoum’un yapıtları, annesiyle olan gündelik sohbetlerinden, dinsel aidiyete, cinsel kimlik oluşumundan, ülkesiyle kurduğu iletişime uzanan geniş bir alana nüfuz eder. Sanatçı 1990’ların başından itibaren izleyiciyi estetik çekiciliğiyle büyüleyen, aynı zamanda tekinsizlik hissi ve tehlike ihtimaliyle karşı karşıya bırakan büyük ölçekli yerleştirmeler üretmeye başlar. Heykellerinde ev içine dair gündelik nesneleri, yabancı, tehditkâr ve bazen de tehlikeli nesnelere dönüştürür. Kendi bedeninin içine yaptığı endoskopik yolculuklardan faydalanan Corps étranger (1994), Deep Throat (1996) gibi yerleştirmelerinde, insan bedeninin kendisini de yabancılaştırır. Homebound (2000) ve Undercurrent (2004) gibi işlerinde kullandığı elektrik akımıyla hem fiziksel hem de psikolojik bir gerilim yaratır. Tehdit hissiyle sürrealist bir mizahı iç içe ören bu işler, izleyiciyi hem duygusal hem de entelektüel düzeyde içine çeker.

Son olarak geçtiğimiz sene Beirut Art Center’da gerçekleşen bir karma sergide tesadüfen bir kez daha tebrik etme olanağı bulduğum Hatoum, Türkiyeli izleyicilerin ancak yurtdışında takip edebileceği isimlerdendi. Aslında daha önce birkaç kez İstanbul’a geldi hatta son olarak 12.İstanbul Bienali’nin sekiz amazon kadın sanatçısı arasındaydı. Fakat bu büyük sergiler içerisindeki tek işlik gösterimler, Hatoum’un Türkiyeli izleyicilerle gerçek anlamda bir iletişime geçmesini hiçbir zaman sağlayamadı. Açıkçası geçtiğimiz haftaya kadar ben de bu iletişimin bir süre daha kurulamayacağı kanaatindeydim, ama öyle olmadı.

Kısacık geçmişine karşın İstanbul’un sanat hayatına yön veren en dinamik kurumlardan birisi olma başarısını kazanan ARTER, tarihî bir sürpriz yaptı ve Mona Hatoum’u “Hâlâ Buradasın” isimli solo sergisiyle 17 mart akşamı İstanbullu sanat izleyicisiyle buluşturdu! Emre Baykal’ın küratörlüğünde gerçekleşen sergi, Hatoum’un farklı dönemlere ait çalışmalarını Türkiye’de ilk kez bütünlüklü olarak izleme imkânı sunuyor. Sanatçının 30’dan fazla işine yer verilen bu devasa sunumda, 1990’ların başından bugüne dek Hatoum’un sanatsal kariyeri mercek altına alınıyor. Adı öyle konmasa da adeta bir retrospektif niteliği taşıyan “Hâlâ Buradasın”, Mona Hatoum’un 1994 tarihli (çok sevdiğim) bir yapıtından ilham alıyor. Sanatçı 2006 yılında Arap harfleriyle ikinci kez ürettiği duvar aynasında, kumlama yöntemiyle aynı ifadeye yer veriyor; “Hâlâ Buradasın”.

Ve Mona Hatoum burada! Hatoum’a ilk kez yaklaşma fırsatı bulanlar için serginin asıl katma değeri ise kapsamlı bir bakış açısı yanında sanatçının İstanbul’a özel olarak ürettiği iki yeni işi. Bu emsalsiz fırsatı kaçırmamak, bana sorarsanız ARTER’in tüm katlarına dağılan serginin her bir bölümü için ayrı bir gün ayarlamak gerekiyor. Hatta günün farklı saatlerinde dönüp dönüp bakmak gerekiyor, şu sıralar girişindeki çelik modüller Beyrut’un o güzel siluetini andıran mekânın derinliklerine… Mona Hatoum burada ve itiraf edeyim uzun süredir hiçbir sergi bana “hâlâ burada” olduğum için böylesine şanslı hissettiremedi. Hatoum’un tarihini İstanbul’un tarihiyle buluşturan zihinlere, bin teşekkür.

Ben bu köşeye başlarken asla sergi haberi yapmayacağım diye küçük bir söz verdim kendime ama öyle sergiler var ki, gecenin bir saatinde insanın uykusunu kaçırıp yazdırıyor işte… Gidin o sergiye, devamını siz getireceksiniz.

“Hâlâ Buradasın” 27 mayıs tarihine kadar BURADA.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 23.03.2012

Reklamlar