Etiketler

, , , ,

Erk Meydanı

İstanbul’un Avrupalılığı zorla elinden alınmış bir kent olduğunun yegâne kanıtı mıdır; meydansızlığı? Bence öyle. Çok değil yarım asır evvelki fotoğrafların belgelediğine göre kent Beyazıt, Aksaray, Taksim gibi nice fonksiyonel meydana sahiptir aslında. Ankara politikalarının ideolojik inkâra dayalı tahribatları, modern şehir terzisi Henri Prost’un tüm kenti yüzüne gözüne bulaştıran kesim biçim hataları ve son olarak Bedrettin Dalan’ın mavi gözlerine kurban ettiğimiz müdahaleleriyle tarihî şehir (öz İstanbul) bugünkü görünümünü kazanır. Otoyollara mesken, yarısı harabe, yarısı işlevsel, toplamda felç bir master planı müsveddesidir bize kalan. Biz o şehri dünyanın arzuladığı megalopolis sanarak yaşar gideriz.

Beyazıt ve Aksaray Meydanlarından, kent kültürü bağlamında bahsetmek artık çok güç, Taksim Meydanı ise dünyanın en büyük açık hava otobüs durağı olarak varlığını koruyor. İki insan boyu yüksekliğindeki parkı, üçüncü dünyaya özgü bir misafirperverliğin kanıtı olarak meydan oteli ve benzerlerine ancak Avrupa’nın periferilerinde rastlayabileceğimiz türden paslı operası bu meydanı çevreleyen ana unsurlar.

AKM konusunda bazı çevrelerin çok hassas olduğu malumum. Paris Opera Meydanı’na referans veren bu yapının şehir modernleşmesinin en karakteristik imgesi olduğunu düşünen (hâlâ) ciddi bir kesim var. Şimdi oturup aynı yapının malum ideolojinin hangi uzantısı olduğunu açmaya gerek görmüyorum ancak bu kesime şiddetle, en azından dönüp bir Paris Opera Meydanı’na alıcı gözle bakmalarını öneririm. Belki o zaman “karakteristik” yerine “dramatik” tanımını kullanmayı daha uygun bulurlar. Mevcut haliyle değil bir opera binası, terkedilmiş bir iplik fabrikasıyla, halk kütüphanesi arasındaki bu işlevsiz kütle, uzun süredir yalnızca asap bozmaya yarıyor.

The Marmara’nın vakti zamanında Meydan’ı izleyerek koşu bandında ter atan göbekli kitlesi artık yerinde değil. Bu görüntünün ne derece vahim olduğu sanırım kendilerine fısıldandı, içeride koşuyorlar bir süredir. Onun yerine binanın tepesine devasa bir monitör yerleştirildi, çamaşır deterjanı reklamı veriyorlar oradan, artık onu izliyoruz. Batı modernleşmesinin kült imgesi operanın hemen çaprazında, Ortadoğu misafirperverliğinin kült imgesi olarak otel gökdeleni Meydan’daki saltanatını sürmeye devam ediyor.

Deyim yerindeyse Meydan’ın bir tarafı Paris’e, bir tarafı Kahire’ye bakıyor. Öyle Şam Şeytanı bir modernleşme yani. Fakat bu iki şehrin de ancak periferilerinde görülecek türden yapılar, ne yazık ki bir El-Tahrir ya da Opera Meydanı değil kastettiğim. Bu iki muhteşem eser arasına nerede olduğumuzu kavrayabilelim diye olacak, devasa bir Türk Bayrağı dalgalanıyor. Bayrak o kadar büyük ki, rüzgâra dayanamayıp sık sık kendisini parçalayarak imha ediyor.

Lütfi Kırdar’ın başının tacı “New Look” terzisi Henri Prostu’un tanımıyla neo-klasik bir girişe sahip olan Gezi Parkı ise İstanbul’da Meydan olgusunun zirve noktası. Hakikaten bir Yunan tapınağına çıkar gibi onlarca basamağı tırmandıktan sonra sizi elinde otomatik silahlı askerler, birkaç panzer ve polis araçları karşılıyor. Herhangi bir yabancı o merdivenleri çıkıp mevcut manzarayı görse muhtemelen burada birkaç dakika önce yüzyılın en kanlı terör eylemlerinden birisi gerçekleşmiş sanabilir, öyle bir gerilim, öyle bir koruma! Fonda çınar ağaçları.

Şerefine Topçu Kışlası ve Surp Agop Ermeni Mezarlığı gibi ikonik kompleksler feda edilen bu park gerçekte Harbiye şeridi üzerinden Nişantaşı’na bağlanan ve oradan Maçka’yı içine alarak Dolmabahçe’ye uzanan çok geniş bir yeşil alanın başlangıç noktası olarak tasarlanıyor. O hali çok şık. Belli ki vakti zamanında bir Hyde Park yaratılmak istenmiş ve bu uğurda tarih falan dinlenmemiş. Ancak zamanla araya Askerî Müze, İstanbul Radyosu, Hilton, Divan Otel ve Ceylan Otel gibi sayısız yapı girince park kompleksi hedeflenen işlevini tamamen yitiriyor. Nam-ı diğer Gezi Parkı, Meydan’ın ortasında küçük bir çınar adacıyı olarak sürdürüyor varlığını. Taksim’e kimse park gezisi yapmaya gelmediği için, haliyle pek metruk. Uzunca süre şehrin en meşhur cruising mekânı olarak kullanıldı hatta tüm uluslararası gay guide’lara ilk sıradan girdi. Ancak zaman içinde bu durum kriminal amcalar tarafından farkedilince ciddi bir suç mahalline dönüştü. Gecede üç beş seks vakasına karşın 10-15 gasp ya da bıçaklama vakası gerçekleşen bir nevi açık hava can pazarı, say ki Maryland Ormanı.

Şimdi böyle bir ortamda akıl, fikir ve görgü sahibi kimsenin kalkıp Taksim Meydanı’nı dünyanın en korunası meydanı ilan etmek gibi bir iddiası olduğunu sanmıyorum. Hâlihazırda bu meydan, ideolojiler üzerinden kent ruhuna sahip olunamayacağının yeryüzündeki en çarpıcı kanıtı olarak önümüzde… Sırf bu kanıt değerinden dolayı dahi, mevcut fotoğraflarını bir köşede korumak gerektiği kesin. Bakıp bakıp ağlanası.

Fakat bu talihsizlikler silsilesi, her yeni iktidarın aklına estiği gibi Meydan’ın tarihine yeni talihsizlikler ekleyebileceği anlamına gelmiyor. Burayı bir ERK Meydanı olmaktan çıkartıp, acilen bir KAMU Meydanına dönüştürmek gerekiyor. Yoksa hepimiz Engin Ardıç kadar farkındayız, mevcut durumun vahametinin. Bir diğer farkındalığımız ise bu işlerde salt siyasi ya da ekonomik amaçlara hizmet etmenin uzun vade de başımıza açabileceği diğer anlamlı dertler. Çünkü son 90 yıldır bu bitmek bilmez dönüşümlerin bedelini İstanbul(lu) ödüyor.

İşte tam olarak bu nedenle, telafisi mümkün olmayacak potansiyel hataları önlemek adına var Taksim Platformu! Ben de orada varım. Bu platform, Taksim’e yapılan haksızlıkları sizin kadar iyi biliyor ve de öncelikle bu minvalde bir işbirliği öneriyor.

Daha ne önersin? Körün ihtiyacı olan bir göz iken, 1.000 göz olup aynı Meydan’a beraberce bakmak istiyor.

***

PS: Önümüzdeki hafta “Geleceğin Meydanı”na kendi gözümden bakacağım ve bu kez nasıl bir Taksim Meydanı hayal etmediğimin çerçevesini çizeceğim. Geçmişten vahim bir gelecek kurgusuna ikna olmayanlara, bu esnada “http://www.taksimplatformu.org” adresini bir güzel incelemelerini öneririm.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 09.03.2012

Reklamlar