Etiketler

, ,

Sansür’e Özgürlük!

1980 darbesinin neredeyse tüm kültür-sanat dinamiklerini kesintiye uğratan baskı ortamını hazırlamadaki rolü malum. Ayrı bir muhteşemlikler tarihidir, ama o günlerden başlayarak rejimlerin kalıtsal hassasiyetleri bağlamında kültür pratikleri üzerinde oluşturdukları kontrol mekanizmalarına dair “uzun listeyi” buraya copy-paste etmeye gerek görmüyorum. O utanç listesini bir köşede tekrarlamaktansa devasa projeksiyonlardan TRT, AKM ve İstanbul Radyosu gibi binaların geniş cepheleri başta olmak üzere, şehrin malum duvarlarına yansıtmak şu an için daha hayırlı. Bu kâbusla yüzleşmesi gereken yalnızca sanatçılar mı(?) olmalı, ondan hiç emin değilim artık. Post-modern darbeden, e-muhtıraya uzanan artçıları yeniden tartıştığımız şu günlerde siyasi vesayetin kültürel yaşam üzerindeki etki(nlik)lerini kamuoyu nezdinde etraflıca deşifre etmek bir kere daha önemli.

80 travmasının yaratıcılığımızın derinliklerine attığı jilet izleri bir yana, bugünün büyük başlığı; SANSÜR’e dayalı potansiyel refleks(ler)in yarına gebe bıraktığı yumuşak karın olmalı. Üstelik artık yalnızca askerî otorite üzerinden değil, yeni muhafazakârlaşmanın doğurduğu türlü tuhaf sorunlar nedeniyle kültürel yaşamın çeperi özel bir itinayla daraltılmakta. İdeolojik baskılar ve ahlaki denetimlerin adeta sidik yarıştırdığı yeni bir kontrol ortamına geçiş yapıyoruz. Bugünün gerçekliği ve gerektirdiklerinden tümüyle soyut bir ortam.

Küratörlerin sergi koyup kaldırmayı bir zaman önce bıraktığı, sanatçıların galerilerin kapalı duvarlarına sıkışmaktan fena halde bunaldığı, sanat yazarlarının sergi habercisi misyonundan kurtulmaya çabaladığı, hatta koleksiyonerlerin dahi risk alır olduğu bir teorik düzlemde, sansürün hâlâ en geleneksel metotlarla uygulanıyor ve tartışılıyor olması bu konudaki hafızanın ne kadar taze olduğunun göstergesi. Üzerinden tank gibi darbeler geçmiş bir ülkenin sanatçılarının, sansür konusundaki kronik hassasiyetleri doğal. Bir diğer doğal olan ise tüm diğer sanat bazlı pratikler arasında plastik sanatların hâlâ en geniş özgürlük alanına sahip mecra olması. İşte bu iki doğal denge arasında cereyan ediyor gerilim. Birinin doğası, bir diğerinin doğasını hiç mi hiç kaldırmıyor.

Geçtiğimiz ay İstanbul Modern tarafından sanatçı Bubi Hayon’un sipariş üzerine ürettiği Oturak adlı eserin Gala Modern gecesine kabul edilmemesi ve bu olayı protesto etmek için bir grup sanatçının olaya mevcut sergiden (Hayal ve Hakikat) işlerini çekerek tepki göstermelerine uzanan süreç, sansür konusundaki kafa karışıklığının son çarpıcı kırılması oldu. Çeşitli sanat örgütleri ve sanatçılardan ardı ardına gelen açıklamalarda, olaya dair birbirine tezat yaklaşımlar savunuldu. Böylelikle henüz sansür olup olmadığı konusunda dahi müzakereye varılamamış bir vaka üzerinden, sansürün sınırlarını tanımlamanın ne kadar elzem olduğu gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıktı.

Bubi Hayon örneğinde olduğu gibi bugün bir sanatçının üretimine dair maruz kaldığı her tür vukuatı ve hatta hiçbir zaman kamuya açılmayacak olan sipariş bir yapıtın “beğenilmeme” olasılığını dahi sansür prosedürüne uydurarak ve de bu bağlamda en çok sansürü araçsallaştırarak buradan bir arayışa girmesi potansiyel seçeneklerden birisi olarak cepte. Bu açıdan “çantada keklik” sansür. O nedenle, 2012’nin Türkiye’sinde öncelikle sansür kavramına bir açıklık getirmemiz gerektiği şart. Yoksa bu muğlâklık sayesinde, seneler boyunca daha manipüle edilebilir bir olgu olarak sansüre karşı gereken birlikteliğin yakalanması zor görülüyor.

Diğer yandan en kabasından sansür vakalarının ardı ardına gündemin üçüncü sayfalarında akmaya devam ettiği bir ortamda sanatçı, sanat izleyicisi, müzeci, küratör ve sermaye bağlamında bu konuda bir iletişim eksikliği olduğu yıllardır dile getirilen bir şey. Artık sadece yasalarla değil, yasaklama, hedef gösterme, gayrımeşrulaştırma, dışlama ve itibarsızlaştırma gibi farklı aktörlere başvurularak uygulanan çeşitli sansür yöntemlerinin hepsini kapsayan geniş bir tanıma gerek var.

İşte bu denklemin ürettiği krizin en kayda değer sonucu, İstanbul’un bu olaydan yeni bir sanatçı girişimi kazanması oldu. Sansüre ve ifade özgürlüğüne karşı mücadelede örgütlü olma ihtiyacını bir kez daha hisseden ve bu doğrultuda somut girişimlerde bulunulmayı hedefleyen sanatçılar “Sansür Grubu” adı altında yeni bir oluşumun temellerini attılar.

Gündemi kuşatan konulara çoğu kez mesafeli (hatta ürkek) tavır alan plastik sanatlar dünyası adına, istemeden vesile olanlara teşekkür edilmesi gereken bulunmaz bir fırsat doğdu. Eylül ayında kurulan ve görsel sanatlar, müzik, sinema dallarındaki sansür olaylarını web üzerinden arşivleyerek bu konuda bellek yaratmayı amaçlayan Siyah Bant adlı platformdan da oluşuma tam destek geldi. Böylelikle, aslında sansür kavramının sınırlarından başlayarak, öğrenilmiş bir refleks olarak sansüre verilen tepkilerin mahiyeti ve sanatçıların bizzat kendilerine uyguladıkları otosansüre uzanan geniş bir çerçevede masa başına oturuldu.

Sansüre karşı mücadelede güncel stratejiler geliştirmeye böylesine ihtiyaç duyulan bir ortamda, sanatçıyla onu kuşatan sistem arasındaki sürtüşmeden doğan bu kıvılcım şu sıralar en büyük motivasyonum. Sansürü otosansürsüz bir ortamda tartışmayı hedefleyen bu zihinsel örgütlenmeden çıkacak sonuçların yakın takipçisi olacağım.

Tayfun Serttaş / TARAF Kültür ve Sanat 02.03.2012

Reklamlar